16 Eylül 2008 Salı

Şeylerin Sakinliği

Unutmaya çalıştıkça yeniden hatırlanan şeyler gibi dalgalanan suya baktı. Dibe doğru inerken sanki eski bir müzikalin pek bilinmeyen yavaş bir şarkısında dans eden figüranlardan biri gibi yavaşça sola ve sağa yatıp duran kalem her saniye daha bulanık daha belirsiz sanki dipten görünmez bir elle çekiliyor gibi düştü. Yere değmeden evvel diğerlerinden daha uzun ve daha sarı duran bir yosun sanki salataya hiç hırpalanmadan ve doğranmadan konan bir roka yaprağı gibi kaleme dokundu. Sendelemeden yosunu eğen kalem bir kez sola doğru eğildi ve artık umursamıyor gibi kendini bıraktı. Gövdenin uçtan başlayıp ortaya dek gelen metal kısmı yere değdiğinde toprak belli belirsiz kıpırdadı ve birkaç parmak boyu yükseğe kadar yükselen toz-lar önce suda uçuşan saçlar gibi tek tek kıvrıldı, ardından su bulandı ve kırılan ışıkla beraber yıkılan bir bina gibi dumana benzeyen bir birikinti bir süre suda asılı kaldı. Her şey sakinleşip yeniden üstüste devrilene kadar suyun en dibine doğru baktı.
Dipte, o karanlıkta, gördüğü şey sakinleşmeydi; durulan şeyler ve donuk bakışlardı.

9 Eylül 2008 Salı

Güneş Kremi Kullanın

Eğer gelecek hususunda size tek bir öneri verecek olsaydım bu güneş kremi olurdu. Güneş kreminin uzun dönemde sunduğu yararlar bilim adamlarınca kanıtlanmıştır ancak tavsiyemin geri kalan kısmı kendi dolambaçlı deneyimlerimden daha güvenilir bir temel içermeyecektir. Simdi size bu tavsiyemi bağışlayacağım.

Gençliginizin sundugu gücün ve güzelligin tadini çikarin. Yahut bos verin. Gençliginizin gücü ve güzelligini onlar yok olup gidene dek anlamayacaksiniz. Yine de bana güvenin, 20 yil sonra, fotograflariniza bakacaksiniz ve simdi kavrayamadiginiz bir biçimde önünüzde ne gibi firsatlar oldugunu ve gerçekten de ne kadar mükemmel göründügünüzü hatirlayacaksiniz. Düsündügünüz kadar sisman degilsiniz.

Gelecek hakkinda kaygilara kapilmayin. Yahut kapilin, ancak sunu bilmelisiniz ki kaygilanmak, bir cebir denklemini bir yandan sakiz çigneyerek çözmeye çalismak kadar etkili bir yöntemdir. Hayatinizdaki gerçek sorunlarin o kaygili aklinizdan asla geçmeyenler olmasi daha mümkündür, bos bir Sali günü ögleden sonra 4 civari kafaniza dank eden türden.

Her gün sizi ürküten bir sey yapin.

Sarki söyleyin.

Diger insanlarin hislerine karşı umursamaz davranmayın. Sizinkileri umursamayanlara tahammül etmeyin.

Diş ipi kullanın.

Vaktinizi kiskançlikla harcamayin. Bazen öndesinizdir, bazen arkada. Yaris uzundur ve nihayet yarisiniz yalniz kendinizledir.

Size edilen iltifatlari hatirlayin. Suçlamalari unutun. Bunu basarirsaniz nasil becerdiginizi bana da söyleyin.

Eski ask mektuplarinizi saklayin. Eski banka beyanlarinizi çöpe atin.

Gerinin.

Hayatinizla ilgili ne yapacaginizi bilmiyorsaniz kendinizi suçlu hissetmeyin. Tanidigim en ilginç insanlar 22 yasindayken hayatlari hususunda ne yapacaklarini bilmiyorlardi. Tanidigim en ilginç 40 yasindakilerin bazilari ise hala bilmiyor.

Bolca kalsiyum alin. Dizlerinize iyi davranin. Gün gelecek onlari özleyeceksiniz.

Belki evlenirsiniz belki de evlenmezsiniz. Belki çocuklariniz olur belki de olmaz. Belki 40 yasinda bosaniverirsiniz belki de 75. evlilik yil dönümünüzde çilginca dans edersiniz. Ne yaparsaniz yapin, kendinizi çok fazla tebrik etmeyin tabi çok da azarlamayin. Sahip oldugunuz seçenekler hep yari yariya sanstir. Diger insanlarinkiler de öyle...

Bedeninizin tadini çikarin, her sekilde kullanin onu. Bedeninizden ya da diger insanlarin bedeniniz hakkinda ne düsündügünden korkmayin. Sahip olabileceginiz en önemli araç odur.

Dans edin, edecek yer bulamasaniz bile gidin salonda dans edin.

Takip etmeyecek bile olsaniz yönergeleri okuyun.

Güzellik hakkinda dergileri okumayin. Sadece çirkin hissetmenizi saglarlar.

Ailenizi tanimaya çalisin. Ne vakit gidivereceklerini asla bilemezsiniz. Kardeslerinize iyi davranin. Geçmisiniz ile kurabileceginiz en iyi baglantidir onlar ve gelecekte yine yaninizda olma ihtimali en yüksek olan kisilerdir.

Arkadaslarin gelip gittigini kavrayin, ancak degerli birkaç tanesine sikica tutunun. Cografya ve yasam tarziniz arasindaki bosluklari birlestirmek için çok çalisin, zira yaslandikça gençken tanidiginiz insanlara daha çok ihtiyaç duyacaksiniz.

Bir kez olsun New York'ta yasayin, ancak sizi katilastirmadan evvel ayrilin oradan. Bir kez de Kuzey Kaliforniya'da yasayin ancak sizi fazla yumusatmadan evvel gidin. Seyahat edin.

Bazi devredilemez kati gerçekleri kabul edin: Fiyatlar yükselecektir. Siyasetçiler kadin pesinde kosacaktir. Siz de yaslanacaksiniz. Yaslandiginizda ise siz gençken fiyatlarin makul, siyasetçilerin haysiyetli ve çocuklarin büyüklerine karsi saygili oldugunu düsüneceksiniz.

Büyüklerinize karsi saygili olun.

Size kimsenin destek olmasini beklemeyin. Belki bir sigorta fonunuz olur. Belki zengin bir esiniz... Ancak her ikisinin de ne zaman tükenecegini asla bilemezsiniz.

Saçinizla çok ugrasmayin aksi takdirde 40 yasina geldiginizde 85 gibi görünürsünüz.

Kimin tavsiyesini dinlediginize dikkat edin ancak size tavsiye verenlere karsi da sabir gösterin. Tavsiye bir çesit nostalji biçimidir. Tavsiye vermek geçmisi çöpten çikarmak, söyle bir silmek, çirkin kisimlarini yeniden boyamak ve degerinden daha fazla bir sekilde yeniden kullanmak gibidir.

Ancak günes kremi tavsiyesi konusunda bana güvenin.

Everybody's Free to Wear Sunscreen

17 Ağustos 2008 Pazar

Ahmed

alakadar ol ya da olma git. sokarım politikana. yok öyle yok böyle, kudurdum sayende. kışkırtma; sokarım politikana. oyun bozan şebekesi, abandone meselesi. gene şaşırdın gene dağıttın, son numaran bu olmalı. kalpsiz yaratık, mutsuz isyankar. sokarım politikana.

ahmedo, sana böyle seslenmek istedim bebeğim. geldin gittin ay yüzünü göremedim. anlatamam nasıl bir heyecan nasıl bir meraktı benimkisi. resmen filolarını toplayıp gelmişsin be ahmet, bi çayımı da içmedin. varsa yoksa yol kapadık senin için, varsa da kapadık yoksa da kapadık. senin geçtiğin yollara güller dökmek isterdim ahmedinejo, yapamadım. sen gene de en güzelini gördün gülün. nasıl da gülü gülü verdiniz gülümsüyürük poz verdiniz allahım bu ne unutulmaz bir şölendi. sevdim seni ahmedinejo, uçakların ordan vapurlarımıza kadar o pis arabaları kovduğun sokaklarda resmen sessiz bir tören gibiydi yürüyüşümüz. kimimiz valizleriyle kaçırdığı uçaklara biçare koşturdu, kimimiz belki de yollarda mahsur kaldı. hepsi bir aşk hepsi bir merak meselesi. öyle korktuk ki senin nadide bedenine bir zarar gelir, ne bileyim ayakkaplarna sakız yapışır, gömleğine kuş pisler diye. sapanımı alıp kuşları da vurasım geldi be! sen geçeceksin diye uzun bir asfalt oldu yollar, bir nevi siyah bir halı serdik ve ben buna içerledim ahmed, dedim niçün ve niye ve fakat elimden bişi gelmedi. ahmed be, sen gelince resmen bu şehre bir bahar havası geldi ha. ben de üç yaş kadar gençleştim. kocuman kocuman adamlar bize dediler ki ora gitmeyin bura gezmeyin şurdan geçmeyin. elin kolun sallayaraktan geçmedin de yanımızdan dedim öyleyse niye? ahmedimi zaten göremeyeceğuk dokunamayacağuk nedir bu endişe. ancak ulusça korktuk ahmed. kendimizden korktuk. sana olan bu aşırı sevgimiz, adını yeni öğrenmiş bebelerimiz ve ben ve pek tabi ben, her şey öyle tehlikeli olabilirdi ki korktuk kendimizden. pek tabi yasak ettik biz de. yasakken çok daha insancılız zira. sen şimdi buraları çok sevmiş beğenmişsindir. nerdeyse bütün yollar Jadde gibiydi senin için "OH" çok pis gaza basmışsınızdır. üstümüzden de geçseydiniz be ahmedo, canım, biriciğim, eziverseydiniz ya bizi. en güzeli de ne biliyon mu, ahmedinejo'cum, belki, az ihtimal, pötikare olasılık, sen geçersen diye, daha tee ufuktayken, barbarosun ufkundayken daha, sen ordayken ben çok heycanlanmışken, bizi çin horozu gibi durdular be canım. geçtirmediler geçittirmediler geçit vermediler. o an içimi kaplayan umudu sana diyemem. ikinci cihan harbi gibiydi beklentimiz, vahşice bekledik sen geçersen diye. ahmed, ahmedcim, ahmedom... geçmedin be, böyle vız gibi geldin tırıs gibi döndün, hart diye daldın çırağana. öyle ki şaşa kaldık. bi süre daha geçemedik, kokun uçup gitti biz tutana kadar. yanımızda babası kanser olan bi kadın vardı, hastam var acilen gitmem gerek dedi, bırak yaw bu işleri dedik biz. insanlar hala kendi derdindeydi çok öfkelendim. "ahmedim geçmiş yolllağdan sen ne diin?" dedim içimden bi denizlili gibi. içimde böyle buruşturulup fırlatılmış bir sevinç kaldı.
gene gel ahmed barajlar kuracağık sana, engeller döşeyeceğik. ip çekeceğik önümüze, dikenli teller donatacağık etrafa. bu kez el de sallayacağım sana orta parmağımla. gene gel. özletme kendini.

12 Ağustos 2008 Salı

ne kadar ergen ve hırçınız! ne kadar kibirli ve kendini beğenmiş... çok akıllıyız biz, çok seçilmiş ve seçiciyiz. güzel kıyafetlerimiz ve havalı iskarpinlerimizle zengin muhitlerde fink atar dünyayı eleştirir bu kalabalığa laf söyleriz. trafik korkunçtur otobüs hatları saçmadır; şehrin çivisi çıkmış artık buralardan kaçma vakti gelmiştir. yine hırçın ve şımarıkça bizi sevenleri de hiçe saya saya "gidiveririz, yapıveririz". paraya ölürüz, paraya veririz gerekirse. eğlenceye taparız, eğlenmeye çılgınca koşarız. nasıl da pişkiniz, dedikodularla büyürüz resmen dört köşe oluruz dedikodularımızdan dört bi yanımızda asla olmayacak olasılıklar döner, oldururuz; bir gecede herkesi öldürürüz. her şeyi yıkıp devirmede öyle korkusuzuz ki bu hakkımızı ottan boktan korkarak harcarız. harcamaya taparız harcadıkça genişleriz sanki harcandıkça güzelleşiriz, resmen ziyan oluruz. onu sevmeyiz, bunu pek iyi biliriz, ordan asla gitmeyiz. şunu asla kullanmaz ve bunu kullanandan haz etmeyiz. nasıl da çirkiniz aynaya bakınca, nasıl da utanırız kendimizden mağazalardaki aynalara bakınca; o aynalar ki derhal yeni kıyafetlerimizle bizi güzel göstermek üzere programlanmalıdırlar, nasıl da acemiyiz. onu da isteriz bunu da isteriz, bizden çok şey bekliyorlar diye şikayet ederiz. her şeyin altında başka bir şey ararız kendi altımızda yalnız kendimiz varız diye diretiriz.
bir gün, o gün, her şey, yani onlar, hepsi işte, yıkılmasa da yıkılayazacak gibi olsa ya da boş ver işte hepsi kalsın, elinden bir şey, birisi, belki de bir kısmın, alınıverse... nasıl da ağlarız kız gibi erkek gibi çocuk gibi acizler gibi dilenciler gibi kalakalırız bir tek boğazını sevdiğimiz şehrin o güzel boğazında, o dalgaların üstünde tıkanıveririz. nasıl da ergeniz nasıl da erkeniz!
bize gelsin bize olsun bize binsin hepsi. düze düze ağlatsın o zaman her şey bizi, ısırsın koparsın tırnaklarımızı biz kendimizi tırmalamadan evvel. nasıl da anlaşmalar imzalar, sözler verir, işaretler bekleriz komik dualarımızın işitildiğine dair. nasıl da kevaşeyiz!

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Sigur Ros - Gobbledigook


Sonunda yaz geldi. Hazirana girdik. Sakin bir kış geçirdik, festivaller eskisi gibi değildi. Björk Ağustos'ta İstanbul'a gelmeye karar verdi biletimizi aldık. Şimdilik her şey güzel.
Sigurros da yeni albümünü haziran sonu gibi piyasaya sürecekmiş. (Kulağımızda Bir Vızıltı, Durmamacasına Çalıyoruz) adlı albümleri - með suð í eyrum við spilum endalaust - ilk klibi çektikleri gobbledigook parçası ile açılıyormuş. yazılana göre inní mér syngur vitleysingur" ("içimde bi deli şarkı söylüyor ") grubun marşı olacak kadar öne çıkıyormuş. ayrıca "ára bátur" parçası için londra senfoni ve çocuk korosu ile 90 kişi beraber çalıp söylemişler. heycanla bekliyoruz. :)

28 Nisan 2008 Pazartesi

Vigneault

Umutsuz olduğu bir anda sevmek ister her insan. Birazcık şanslıysan neden olmasın?


Quand vous mourrez de nos amours
J'irai planter dans le jardin
Fleur à fleurir de beau matin
Moitié métal moitié papier
Pour me blesser un peu le pied
Mourez de mort très douce
Qu'une fleur pousse

15 Nisan 2008 Salı

Sıkıntının ilacı meraktır. Merakın ilacı yok.

Dorothy Parker


Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, dokuz belki on yaşında bir çocuk olmak… Hiçbir şeyin farkında olmamak, yürümek, koşmak; fark edecek bir şey olmadan, her gün, aynı şekilde, farksız olandan keyif duymak; sanrısız ve tasasız, sadece sunulanla, bırakıldığın yerle, elinle kavrayabildiklerin ve boyunun yetebildikleriyle yetinebilmek… Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, sadece merakından yaşadığını kavramak…
Bir gün, eteklerinde minik taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel, beyaz pijamaları ile uzak bir ülkenin yorgun prensi gibi yatağından kalktığında her şeyin son derece merak uyandırıcı olmasıydı hayat. Dokuz belki on yaşında, sarı saçlı bir çocuktu Can. Eteklerinde taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel kahvaltıda beyaz peynir, bal ve süt vardı. Serçe parmağının kenarında, dinmek bilmeyen bir sızı, şeytanın kopan başı, tüm bildikleriyle aslında tüm evreni tanımlayabilecek bir güven duygusu, kalem kutusu, boyaları, biraz kağıt, güzel kokan şeyler, yeni alınmış pastel boyalar ya da vişne reçeli, her şey, tüm bunlar, merak etmenin dayanılmaz çekiciliği, kaşınmayı bekleyen her soru bir sivilce gibi sırtında belirmiş, beklenen bir şeyler, beklenen bir sessizlik, beklenen bir kapı sesi, bekledikçe hızlanan ufak bir kalp çırpıntısı, kapının sesiyle gelen topuk sesleri, hızla ilerleyen adımlar, çatalın masanın köşesinden haince yere düşüşü, her şeyin bir anlığına kötüye gitmesi, her şeyin sakince yoluna girmesi, kimsenin geri dönmemesi, hiçbir şeyin korku uyandırmaması, saf bilinçsizlik, sadece merak, merak edilenler, o sivilceler, tüm bunlar ve sadece sabahın bu eşsiz güzelliği… Bir kasım sabahında, sakin bir evde, tek başına olmak, dokuz belki on yaşında…

ERIN

Denizin açıklarında bir yerde büyük bir balina gördüm. Yeşile çalan bir rengi vardı; yaza doğru iyice kızaran iğdelerin yeşiline benziyordu; büyük ve yaşlı bir balina olmalı. Ayaklarımla ince kumda açtığım çukura yavaşça denizin köpüklü ve tuzlu suyu dolmaya başladı. Erin nerede bilmiyorum. Uzak bir yere gitmiş olması bana her zamankinden de büyük bir güven verdi. Onu merak etmemeyi öğrendiğimden beridir uzakta bir yerde olması sanki daha güzelmiş gibi hissediyorum. Büyük ihtimalle üssüz denize girmiştir; kadınların en rahat hissettikleri anların sutyensiz gezebildikleri anlardan ibaret olduğunu bir mayıs sabahı verandada otururken Erin söylemişti bana. Denizin köpüklü ve tuzlu suyu ayaklarımın açtığı çukurlardan en ince kum tanelerini söküp alarak geriye doğru devriliyor. Hızla gelen yeni bir dalga ile giden gelene, gelen gidene çarpıp daha çok köpük yapıyor.

Ayağa kalkıyorum, mayomun arkası ellerime yapışıp duran çamur kütleleri ile dolu. Temizlemeye çalıştıkça ellerime dolanıyor, ellerime dolaştıkça üzerime sürüyorum; balina denizin içinde kaybolurken hala kum taneleriyle süslüyüm. Biraz ilerleyip ayaklarımı suya sokuyorum. Erin uzakta bir yerde üssüz denize girmiş. Kahkahalarını duyar gibiyim. Dizlerimi kırıp kıçımı suya sokuyorum. Kum taneleri, en ince olanlar ilk dalgayla düşüp gidiyor suyun içine. İki adım ötede denizle kumun birleştiği yerde hala ayaklarımdan kalan artık iyice aşınmış ufak çukurluklar var. Elimle kıçıma ve mayoma dokunuyorum. İyice sürterek tüm kumdan kurtulmak istiyorum. İnatla belime, bazen boynuma hatta gözlerime tuzlu su vuruyor. Kendimi ufak bir çocuk gibi hissediyorum. Erin’in memelerini düşünüyorum. Diz çökmüş, kıçım suyun içinde, başımı dizlerime dayamışım. Ayağımdan arda kalan çukurlar iyice yok olmuş sanki. Erin’in memelerine benziyor şimdi çukurlar. Ufak, pürüzsüz ve yok oluyorlar.

Erin döndüğünde kuru bir şekilde havlumun üzerine oturmuşum. Gözlüklerimin ardında meraklı gözlerimi saklıyorum. Gülümsüyor; toplanıyoruz. Kırmızı havluyu beline sarıyor. Sahil gri ve kahverenginin mavi bir ışıkta varabildiği son renge bürünmüş. Uzakta, denizin açıklarında bir yerde büyük bir balina görüyorum. Mavi ışığın altında yeşile çalan rengi sadece bilen biri tarafından tespit edilebilir. Arabaya biniyoruz. Uzun sarı otlar ve çirkin dikenli bitkilerin arasından geçerken terliğimin içine giren minik bir bitkiyi çıkarmaya çalışıyorum. Eve dönerken neyin ne zaman, nasıl olacağını düşünmüyorum. Eve dönerken sadece elinden oyuncağı alınmış beş yaşında bir çocuk gibiyim. Umurumda değil dünya. Erin’in üzerinden güneş yağı kokusu geliyor. Annem gibi kokuyor o an; annemi hatırlıyorum. Sarı bir şapka ile sahile inişimizi düşünüyorum; ben altı yaşındaydım, Erin dokuz. Babam yoktu, babam denizi sevmezdi ki… Erinle büyük suyolları yaptığımızı ve annemin gri kapaklı kitaplarından birini okuduğunu hayal ediyorum. Eve gelmişiz. Neyin nasıl olacağını düşünmek istemiyorum. Yukarı çıkıyoruz. Annem kapıyı açıyor. Büyük yeşil bir balinaya benziyor; üzerinde Günün Çiçekleri yazan aptal bir gömlek var. Ucuzluktan alışveriş yapan kadınların maruz kaldığı lirik nokta anlamını iyice yitirmiş. Odama giriyorum. Kapıyı çarpmak istiyorum; sakince kapatıyorum. Gözlerimi de kapatıyorum. Her şeyi kapatıyorum. Fişten çekiyorum kendimi.



†



Bütün gün kaldırımlarda insanlar gördüm. Yerden yüksekte güvende görünüyorlardı. 54. katta son derece güvendeyim öyleyse. Büyük lacivert kaplama bir kapımız var şirkette. Sabahları oradan içeri girmek ve her sabah aynı çiçekli oda parfümü kokusunu solumak ardından bir kahve alıp masa başına geçmek, her şey, tümü, tüm yorgunluk koşuşturma ya da hep aynı sandalyede oturup günü bitirdikten sonra aynı lacivert kaplama kapının altından geçip sokağa dökülmek, bugün birdenbire aklımı kurcaladı işte.

On sekiz yaşıma bastığım gün evde sıradan bir pasta kesmiştik. O zamanlar en yakın arkadaşım Tom, arka bahçede elinde büyük bir şişe şarapla bekliyordu. Töreni kısa kesip dışarıya çıktım. Arka bahçe iki metrelik bir sokak lambasının beyaz ışığı ile aydınlanıyordu. Tom elindeki şarabı sıkıca kavramış beni bekliyor. Yanına gidiyorum. Her şey o an öyle basitti ki. Uzun bir yürüyüş yapıp Waters köprüsüne varıyoruz. Köprünün altına inip şarabımızı açıyoruz. Tom şaraptan bir yudum alıp bana uzatıyor. Şişenin ağzında biriken tükürüğü önemsemiyorum. Önce sıcak sıvıyı sonra da şarabı dikiyorum kafaya. Tom pantolonunun paçalarını kıvırıyor. İnce ve çelimsiz bacakları var. Tom her anlamda güçsüz; ayrıca yalnız ve içine kapanık biri. Yine de çoraplarını çıkarıyor ve kahkahalar atarak suya doğru ilerliyor. Şarap yarılanmış. Tom evrendeki tek dostum; yanına gidiyorum. Soğuk, diyor. Gülüyorum; çoraplarımı çıkarıyorum. Üzerimde eski yırtık bir pantolon var. Suya giriyorum. Köprünün üzerinden ay ışığı Waters üzerine vuruyor. On sekiz yaşında yarım şişe şarapla mucizevî bir gece yaşıyoruz. Taşların arasından garip bir yaratık fırlayacak sanki; korkuyorum. O sırada garip sesler geliyor yukarıdan. Bir kızın sesi, gülüşmeler. Sudan çıkıyoruz. Çorabımı almak istiyorum ama Tom beni yere çekiyor. Yuvarlanıp büyük çalıların arkasına düşüyoruz. Karanlığın içinden bir kız ve bir oğlan geliyor; ellerinde minik şişeler var. Erin, diyor Tom. Biliyorum. Erin bu; tasasız ve kaçık bir kız. Sessizce bekliyoruz çalıların arkasında. Ay ışığı Waters üzerine vururken ve on sekiz yaşımı evrendeki tek dostum Tom’la kutlarken, köprü altında Erin’in bir oğlanı emmesine tanıklık ediyoruz. Gidip elimdeki şişeyi oğlanın kafasına geçirmek istiyorum. Waters’a karışan kanına bakarken Erin’in asaletle bana sarılmasını ve minnet duymasını diliyorum. Hiçbir bok düzgün gitmiyor. On sekiz yaşındaysan büyümüşsündür; her şey büyür. Ay ışığı gözümde büyüyor her şey bulanıklaşıyor sanki. Ağladığımı hissediyorum. Neden ağladım o gece? Tom soruyor, kim bu adam? Bilmiyorum; ben büyüdüm Tom, büyükler gibi hiçbir şey bilmiyorum. Çalılar ayağıma batıyor ama kıpırdamamak için elimden geleni yapıyorum. Bir ara Erin ve o oğlan gitmişler. Tom suyun içinde. Bir şey arıyor sanki; canım yanına gitmek istemiyor. Merak etmiyorum; önemsemiyorum. Şarabı bitiriyorum. Ayaklarım üşümüş, serçe parmağım kanıyor; çoraplarımı giyiyorum. Tom sudan çıkıyor. Geri dönüyoruz. Görüşürüz dostum, diyor giderken. Arka bahçe sokak lambasının beyaz ışığı ile hala aydınlık. Hiçbir şey demiyorum. Odama giriyorum, ev sessiz. Erin’in kapısı kapalı. Belki de hala dışarıdadır. Umurumda değil. Kapımı kapıyorum. Her şeyi kapıyorum, gözlerimi de.

15 Şubat 2008 Cuma

27 Aralık 2007 Perşembe

VUWW HUWW VAW

WELCOME THE GADSDENS