31 Mayıs 2008 Cumartesi

Sigur Ros - Gobbledigook


Sonunda yaz geldi. Hazirana girdik. Sakin bir kış geçirdik, festivaller eskisi gibi değildi. Björk Ağustos'ta İstanbul'a gelmeye karar verdi biletimizi aldık. Şimdilik her şey güzel.
Sigurros da yeni albümünü haziran sonu gibi piyasaya sürecekmiş. (Kulağımızda Bir Vızıltı, Durmamacasına Çalıyoruz) adlı albümleri - með suð í eyrum við spilum endalaust - ilk klibi çektikleri gobbledigook parçası ile açılıyormuş. yazılana göre inní mér syngur vitleysingur" ("içimde bi deli şarkı söylüyor ") grubun marşı olacak kadar öne çıkıyormuş. ayrıca "ára bátur" parçası için londra senfoni ve çocuk korosu ile 90 kişi beraber çalıp söylemişler. heycanla bekliyoruz. :)

28 Nisan 2008 Pazartesi

Vigneault

Umutsuz olduğu bir anda sevmek ister her insan. Birazcık şanslıysan neden olmasın?


Quand vous mourrez de nos amours
J'irai planter dans le jardin
Fleur à fleurir de beau matin
Moitié métal moitié papier
Pour me blesser un peu le pied
Mourez de mort très douce
Qu'une fleur pousse

15 Nisan 2008 Salı

Sıkıntının ilacı meraktır. Merakın ilacı yok.

Dorothy Parker


Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, dokuz belki on yaşında bir çocuk olmak… Hiçbir şeyin farkında olmamak, yürümek, koşmak; fark edecek bir şey olmadan, her gün, aynı şekilde, farksız olandan keyif duymak; sanrısız ve tasasız, sadece sunulanla, bırakıldığın yerle, elinle kavrayabildiklerin ve boyunun yetebildikleriyle yetinebilmek… Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, sadece merakından yaşadığını kavramak…
Bir gün, eteklerinde minik taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel, beyaz pijamaları ile uzak bir ülkenin yorgun prensi gibi yatağından kalktığında her şeyin son derece merak uyandırıcı olmasıydı hayat. Dokuz belki on yaşında, sarı saçlı bir çocuktu Can. Eteklerinde taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel kahvaltıda beyaz peynir, bal ve süt vardı. Serçe parmağının kenarında, dinmek bilmeyen bir sızı, şeytanın kopan başı, tüm bildikleriyle aslında tüm evreni tanımlayabilecek bir güven duygusu, kalem kutusu, boyaları, biraz kağıt, güzel kokan şeyler, yeni alınmış pastel boyalar ya da vişne reçeli, her şey, tüm bunlar, merak etmenin dayanılmaz çekiciliği, kaşınmayı bekleyen her soru bir sivilce gibi sırtında belirmiş, beklenen bir şeyler, beklenen bir sessizlik, beklenen bir kapı sesi, bekledikçe hızlanan ufak bir kalp çırpıntısı, kapının sesiyle gelen topuk sesleri, hızla ilerleyen adımlar, çatalın masanın köşesinden haince yere düşüşü, her şeyin bir anlığına kötüye gitmesi, her şeyin sakince yoluna girmesi, kimsenin geri dönmemesi, hiçbir şeyin korku uyandırmaması, saf bilinçsizlik, sadece merak, merak edilenler, o sivilceler, tüm bunlar ve sadece sabahın bu eşsiz güzelliği… Bir kasım sabahında, sakin bir evde, tek başına olmak, dokuz belki on yaşında…

ERIN

Denizin açıklarında bir yerde büyük bir balina gördüm. Yeşile çalan bir rengi vardı; yaza doğru iyice kızaran iğdelerin yeşiline benziyordu; büyük ve yaşlı bir balina olmalı. Ayaklarımla ince kumda açtığım çukura yavaşça denizin köpüklü ve tuzlu suyu dolmaya başladı. Erin nerede bilmiyorum. Uzak bir yere gitmiş olması bana her zamankinden de büyük bir güven verdi. Onu merak etmemeyi öğrendiğimden beridir uzakta bir yerde olması sanki daha güzelmiş gibi hissediyorum. Büyük ihtimalle üssüz denize girmiştir; kadınların en rahat hissettikleri anların sutyensiz gezebildikleri anlardan ibaret olduğunu bir mayıs sabahı verandada otururken Erin söylemişti bana. Denizin köpüklü ve tuzlu suyu ayaklarımın açtığı çukurlardan en ince kum tanelerini söküp alarak geriye doğru devriliyor. Hızla gelen yeni bir dalga ile giden gelene, gelen gidene çarpıp daha çok köpük yapıyor.

Ayağa kalkıyorum, mayomun arkası ellerime yapışıp duran çamur kütleleri ile dolu. Temizlemeye çalıştıkça ellerime dolanıyor, ellerime dolaştıkça üzerime sürüyorum; balina denizin içinde kaybolurken hala kum taneleriyle süslüyüm. Biraz ilerleyip ayaklarımı suya sokuyorum. Erin uzakta bir yerde üssüz denize girmiş. Kahkahalarını duyar gibiyim. Dizlerimi kırıp kıçımı suya sokuyorum. Kum taneleri, en ince olanlar ilk dalgayla düşüp gidiyor suyun içine. İki adım ötede denizle kumun birleştiği yerde hala ayaklarımdan kalan artık iyice aşınmış ufak çukurluklar var. Elimle kıçıma ve mayoma dokunuyorum. İyice sürterek tüm kumdan kurtulmak istiyorum. İnatla belime, bazen boynuma hatta gözlerime tuzlu su vuruyor. Kendimi ufak bir çocuk gibi hissediyorum. Erin’in memelerini düşünüyorum. Diz çökmüş, kıçım suyun içinde, başımı dizlerime dayamışım. Ayağımdan arda kalan çukurlar iyice yok olmuş sanki. Erin’in memelerine benziyor şimdi çukurlar. Ufak, pürüzsüz ve yok oluyorlar.

Erin döndüğünde kuru bir şekilde havlumun üzerine oturmuşum. Gözlüklerimin ardında meraklı gözlerimi saklıyorum. Gülümsüyor; toplanıyoruz. Kırmızı havluyu beline sarıyor. Sahil gri ve kahverenginin mavi bir ışıkta varabildiği son renge bürünmüş. Uzakta, denizin açıklarında bir yerde büyük bir balina görüyorum. Mavi ışığın altında yeşile çalan rengi sadece bilen biri tarafından tespit edilebilir. Arabaya biniyoruz. Uzun sarı otlar ve çirkin dikenli bitkilerin arasından geçerken terliğimin içine giren minik bir bitkiyi çıkarmaya çalışıyorum. Eve dönerken neyin ne zaman, nasıl olacağını düşünmüyorum. Eve dönerken sadece elinden oyuncağı alınmış beş yaşında bir çocuk gibiyim. Umurumda değil dünya. Erin’in üzerinden güneş yağı kokusu geliyor. Annem gibi kokuyor o an; annemi hatırlıyorum. Sarı bir şapka ile sahile inişimizi düşünüyorum; ben altı yaşındaydım, Erin dokuz. Babam yoktu, babam denizi sevmezdi ki… Erinle büyük suyolları yaptığımızı ve annemin gri kapaklı kitaplarından birini okuduğunu hayal ediyorum. Eve gelmişiz. Neyin nasıl olacağını düşünmek istemiyorum. Yukarı çıkıyoruz. Annem kapıyı açıyor. Büyük yeşil bir balinaya benziyor; üzerinde Günün Çiçekleri yazan aptal bir gömlek var. Ucuzluktan alışveriş yapan kadınların maruz kaldığı lirik nokta anlamını iyice yitirmiş. Odama giriyorum. Kapıyı çarpmak istiyorum; sakince kapatıyorum. Gözlerimi de kapatıyorum. Her şeyi kapatıyorum. Fişten çekiyorum kendimi.



†



Bütün gün kaldırımlarda insanlar gördüm. Yerden yüksekte güvende görünüyorlardı. 54. katta son derece güvendeyim öyleyse. Büyük lacivert kaplama bir kapımız var şirkette. Sabahları oradan içeri girmek ve her sabah aynı çiçekli oda parfümü kokusunu solumak ardından bir kahve alıp masa başına geçmek, her şey, tümü, tüm yorgunluk koşuşturma ya da hep aynı sandalyede oturup günü bitirdikten sonra aynı lacivert kaplama kapının altından geçip sokağa dökülmek, bugün birdenbire aklımı kurcaladı işte.

On sekiz yaşıma bastığım gün evde sıradan bir pasta kesmiştik. O zamanlar en yakın arkadaşım Tom, arka bahçede elinde büyük bir şişe şarapla bekliyordu. Töreni kısa kesip dışarıya çıktım. Arka bahçe iki metrelik bir sokak lambasının beyaz ışığı ile aydınlanıyordu. Tom elindeki şarabı sıkıca kavramış beni bekliyor. Yanına gidiyorum. Her şey o an öyle basitti ki. Uzun bir yürüyüş yapıp Waters köprüsüne varıyoruz. Köprünün altına inip şarabımızı açıyoruz. Tom şaraptan bir yudum alıp bana uzatıyor. Şişenin ağzında biriken tükürüğü önemsemiyorum. Önce sıcak sıvıyı sonra da şarabı dikiyorum kafaya. Tom pantolonunun paçalarını kıvırıyor. İnce ve çelimsiz bacakları var. Tom her anlamda güçsüz; ayrıca yalnız ve içine kapanık biri. Yine de çoraplarını çıkarıyor ve kahkahalar atarak suya doğru ilerliyor. Şarap yarılanmış. Tom evrendeki tek dostum; yanına gidiyorum. Soğuk, diyor. Gülüyorum; çoraplarımı çıkarıyorum. Üzerimde eski yırtık bir pantolon var. Suya giriyorum. Köprünün üzerinden ay ışığı Waters üzerine vuruyor. On sekiz yaşında yarım şişe şarapla mucizevî bir gece yaşıyoruz. Taşların arasından garip bir yaratık fırlayacak sanki; korkuyorum. O sırada garip sesler geliyor yukarıdan. Bir kızın sesi, gülüşmeler. Sudan çıkıyoruz. Çorabımı almak istiyorum ama Tom beni yere çekiyor. Yuvarlanıp büyük çalıların arkasına düşüyoruz. Karanlığın içinden bir kız ve bir oğlan geliyor; ellerinde minik şişeler var. Erin, diyor Tom. Biliyorum. Erin bu; tasasız ve kaçık bir kız. Sessizce bekliyoruz çalıların arkasında. Ay ışığı Waters üzerine vururken ve on sekiz yaşımı evrendeki tek dostum Tom’la kutlarken, köprü altında Erin’in bir oğlanı emmesine tanıklık ediyoruz. Gidip elimdeki şişeyi oğlanın kafasına geçirmek istiyorum. Waters’a karışan kanına bakarken Erin’in asaletle bana sarılmasını ve minnet duymasını diliyorum. Hiçbir bok düzgün gitmiyor. On sekiz yaşındaysan büyümüşsündür; her şey büyür. Ay ışığı gözümde büyüyor her şey bulanıklaşıyor sanki. Ağladığımı hissediyorum. Neden ağladım o gece? Tom soruyor, kim bu adam? Bilmiyorum; ben büyüdüm Tom, büyükler gibi hiçbir şey bilmiyorum. Çalılar ayağıma batıyor ama kıpırdamamak için elimden geleni yapıyorum. Bir ara Erin ve o oğlan gitmişler. Tom suyun içinde. Bir şey arıyor sanki; canım yanına gitmek istemiyor. Merak etmiyorum; önemsemiyorum. Şarabı bitiriyorum. Ayaklarım üşümüş, serçe parmağım kanıyor; çoraplarımı giyiyorum. Tom sudan çıkıyor. Geri dönüyoruz. Görüşürüz dostum, diyor giderken. Arka bahçe sokak lambasının beyaz ışığı ile hala aydınlık. Hiçbir şey demiyorum. Odama giriyorum, ev sessiz. Erin’in kapısı kapalı. Belki de hala dışarıdadır. Umurumda değil. Kapımı kapıyorum. Her şeyi kapıyorum, gözlerimi de.

15 Şubat 2008 Cuma

27 Aralık 2007 Perşembe

VUWW HUWW VAW

WELCOME THE GADSDENS

9 Ekim 2007 Salı

Gevende - Ev

" Beyler bayanlar, kaydıraktan kayanlar, salıncakta sallananlar, kendini salamayanlar ve kimseyi sallamayanlar. İhtiyacınız olan biri uzun, biri kısa, iki tane sopa. Kısa olanı al, koy iki taşın arasına. Uzun olanla kaldır havaya. Sonra, vur uzağa! Çelik çomak başlıyor ahali !
E hadi oturmaya mı geldik ? Biz biliyoz da mı oynuyoz? "

Çelik çomakla açılan albüm 9-8'lik tanıdık bir giriş yapıyor. Hiçbir anlamı olmayan, o anda akla gelen bir takım sözlerle devam eden parçanın ardından albümün kendi özüne daha uygun ve hareketli, belki de asıl giriş parçası olan Refik başlıyor. Vurmalılar, trombonlar, dicirdular eşliğinde yine benzer tarzda sözlerle (?) albüme ısınıyoruz.

Albümün ilk klibi Nayu adlı 4. parçaya çekilmiş; animasyon tarzında. Viyolensel ve perdesiz gitarla beraber albümün ikinci yarı duygusal parçasını duyuyoruz. Nedense her parça biraz da eğlenceli ve komik. Okyanus Düğünü albüm kapağında belirtildiğine göre Pachalbel Dmajör Kanon'dan esinlenilerek yapılmış; çocuksu bir girişi var. Elektro gitarlar ve kemanlarla desteklenmiş güzel bir melodi sonrası ağıt tarzı bir girişle Anonim adını verdikleri albümün 6. parçası başlıyor. Nedense bana bu öğleden sonra rastladığım kediyi hatırlattı çok fazla. Bu ufak acıklı vokalden sonra kemanlarla beraber yarı neşeli hafif aksak güzel bir melodiye dönüyor; Çingeleri hatırlatıyor biraz.

İlerledikçe her parça daha duygulu girişlerle karşılıyor insanı ama dediğim gibi hepsinde yine bir cümbüş havası hakim. Gözağrı da 2. dakikasına girerken hareketleniyor. Yani özünde her parça bir inip bir çıkıyor, biraz bana falan benziyor. (Yılın tanımlaması)

Albüm kapanmadan önce Sermest (8.parça) başlıyor. Müzikallerde zencilerin falan dansettiği parçalar gibi bir havası var bence. Burda o anlaşılmayan sözler cidden çok güzel oturmuş. Herhalde büyüyüp de heycanımızdan, etkilenimlerimizden ve çarpık çurpuk dilimizden koptukça anlaşmamız da zorlaşıyor; büyüklerin ettiği lafların hepsi bu sözler gibi anlamsız geliyor.

Gevende albümü bir örümcekten bahseden ufak bir çocuklar kapatıyor. Ara sıra öksüren, ağzı dolanan, dilbilgisi-anlatım-falan filan hiç takmayan bu Şeker çocuğun hatrına parçanın ismi de Şeker olmuş. İlkokul yıllarına benzeyen, arkası bahçede koşan çocuk sesleri ile dolu güzel bir parça ile son kez bir el sallayıp baş baş diyor Gevende. Ben gene de o çocuğun içten kıkırdamasını bir kere daha dinliyorum. Herhalde bir sürü kişi de bir kere daha dinlemek istiyodur.
Albümü Satın Al

Duy: (Stream -48k mono) Çelik Çomak - Anonim - Şeker

"şimdi bak ...bi tane koskoca böööööööle bi böcek var... yani altı bacaklı bööle. sonra bak onlar bazı... bizim evde var... bigün onları temizlemekten canım cıktı
aayyyy... bigözel temizledim.
sonra temizliyorum.. yarın, yene geliyolar. biz uyurken sonra yene geliolar yene ağ kuruyolar, yene temizlemem gerekiyo.
ama ben bazen temizlemiyorum, çünkü görmüyom.
altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda..azcık hırsız gibi.yani öööyle bişey kiii.. duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben görmüyorum çünkü onlar küçük aaaa yapıyo..
evet..
sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar sonra çiçeğim var benim.. çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun biyerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm çünkü benim.. herşeyi görer, benim gözüm bööööle herşeyi görer kocaman gözlerim var. ama şaka yapıyorum ben komik şeyler söylüyor muşum ben çok komiğimdir.
şimdi bak... komik bişi daa anlatiiiim?şimdi sırada ...sırad..hehehehhahahihiihihihihihihhhihi...."

1 Ekim 2007 Pazartesi

Animal Collective yeni albümlerini bitirdi. Yine garip bir girişle başlayan albüm yaklaşık 45 dakika boyunca eğlendirmeyi biliyor. 8. albümleri grubu baya eğlendirmişe benziyo ama ufak pürüzler de yok değil. Albüm henüz piyasada değil Eylül 2007 olarak duyurulmuş. Tabi ki evvelinden sızmış. Grubun üyelerinden Panda Bear albümden 6 parçanın sızması hususunda, radyodaki röportajında:Çok uyuz olduğum bişi var, ne yazık ki 6 parça sızmış. 3 parçayı millet duymamış. O yüzden albümü tam kavrayamamışlar. Ulan her kim sızdırdıysa allaşkına o diğer parçaları da sızdırın ki adam gibi bişi olsun olmuyo böyle.. tarzında bişiler demiş. Gayet de haklı.. Sızıyosa tam sızsın canım ne o öyle sadaka gibi birer birer düşüyo nete? Dimi yani... Bjork'de de boyle olmuştu. İnsan bişi yaptı mı tam yapmalı. Sanki birer ikişer sızdırınca daha az günaha giriyosunuz !
Nese efem ben dinledim albümü. Gayet güzel. Özellikle kapanıştaki Derek favorilerimden. Chores'un başlangıcı da Queen'in Mustafa'lı bi parçası vardı ona çok benziyo.. Pek yakında dinlemeniz dileğiyle efenim...

Bienal

10. Uluslararası İstanbul Bienal'i hala devam ediyodu biz de dedik ki gidelim bi görelim. Ne oluyo neler bitiyo neler yapmışlar. Optimist bişilermiş mevzuu ama beni çok açmadı. Bi iki düzgün bişi vardı gerisi de biraz kopuk, zorlama falandı. Kamasutra çalışması cidden çok kötüydü yaa.. Böyle bi 3d video çalışması vardı resmen yer kaybı olmuş.

Öğrenciysen bi form dolduruyosun. Ama mesela antrepoda girerken doldurdum sonra akm için gene doldurdum. ertesi gün foto çekmek için gidince antrepoda tekrar doldurdum. Resmen zaman kaybı yani. Ha ama öğrenci değilsen direk 10 liranı verip geçiyosun.. ne güzel..

Sonuç olarak ben işte rus bi grubun işini beğendim. Bilmiyorum bana çok optimist geldi falan heralde. Bol bol fotosunu çekip birleştirdik. Hani bi iş yapcaksan bari böyle büyük eğlenceli renkli bişi yap yani. Resmen evden çekik sopa bıçak falan getirip oraya yığsam on-location on-time bi enstelasyon falan yapardım yani, tadından yenmezdi. I fancy art !





Opposite of Hallelujah


But sister, it's the opposite of hallelujah
It's the opposite of being you
You don't know
'cause it just passes right through you
You don't know what I'm going through