8 Haziran 2009 Pazartesi

Vantilatörümün pırpırı eşliğinde şu an kıçıma baka baka ağlıyorum ya da olsa o kadar yani


Sevgili Blog,
Dün gece çevirimi bitirdikten sonra bir nebze olsun uyumak, kendime gelmek, göz altı torbalarımı biraz olsun ortadan kaldırmak için azıcık televizyon önüne geçtim. Tabi ki yine bütüüün güzel programlar saat 2-5 arasında yayınlanıyordu ve pek tabi ki ben de heeepsini zap zap yaparak izledim. Neden sonra uyumuşum, ama çok değil, hatta diyebilirim ki "vallahi sabaha kadar gözümü kırpmadım".

Dan dun dan dun sesleri ile irkilerek ve böyle gözlerim bertilerek uyandım. Pınar'ın ülke dışında marihuana kaçakçılığıyla uğraşıyor olması, Memet'in Bilecik'ten kız almak üzere ailesinin yanına terk eylemesi ve akabinde Tolga'nın Amerika Birleşik Devletleri'ne mülteci olarak girmek amacıyla Ankara'da Belalı Bilo'nun huzurlarına çıkmaya gitmiş olmasını fırsat bilen HAYAT bugün bana daha sabahın köründe güzel bir sürpriz hazırlamıştı.

Hayaat bunu nedeeen yapıyosuuun diyerek yerimden kalktım ve mutfağa gittim, karnım da pek acıkmıştı o yüzden de evde hiçbişi yoktu. Böyle de inada inat bir gündü yani bu. Nese ya, şu an kendimi üzemiycem dedikten sonra giyindim, çıktım sokağa. Zira bir taksime uğramam birkaç iş halletmem gerekiyordu. (Gizem yaratmak) Ama tabi o nadide o feriştah o süblümleşmenin sübü nam-ı diğer hayat hemen bu noktada çok güzel bi piyes daha hazırlamıştı bana.

Şurda aylardır her sabah bir 22Re olsun bir 25e olsun beklerken sürekli ama sürekli 40T, yok efendim 42 yahut DT2 gelip durmasına öyle alışmışım ki kırk yılın başında bir taksim otobüsü beklediğim için bu sabah çat diye 22RE gel dur karşımda, haliyle sinir oldum. Beklesem gelmezsin dedikten sonra ardından bi de 25E gelmesin mi? Yuh artık dedikten sonra neyse ki "her iki istenmeyen otobüsten sonra kalabalık da olsa beklenen otobüsün gelmesi" teoremine uygun olarak tabi ki bir 42 ya da DT2 bekliyordum. Ama noldu, 22 geldi. Ya gerizekalı mısınız ya falan diye içsel olarak bağırmaya başlamışken bu sefer de 57UL gibi ömrü hayatımda ya 1 ya 2 kez karşılaştığım otobüsün çıkagelmesi artık oturup ağlamaya başlamam için gözüme gözüme sokulan bi işaret gibiydi.

Yoo, yooo, yooo... Pek tabi ki bundan hemen sonra bir de Topkapı İstinye hattında çok ama çok nadiren tesadüf ettiğim 28 numaralı otobüs gelince belki de bugün taksim'e gitmenin yasak olabileceğini düşünmeye başladım. Hemen telefonumu çıkardım tarihe baktım 1 mayıs falan da değildi yani gayet 8 Haziran yani. Neyse ki bu saflığıma acımış olan hayat beni bir nebze olsun kendime getirmek için bir adet eski püskü 40T ile bir adet püfür püfür klimalı DT2 gönderdi. Ben de çooook zeki bi insan olduğum için arkadan gelen DT2 ye bindim sonra gittim böyle ters duran koltuklardan birine oturdum ki aslında hiç sevmem.

Neyse işte artık her şeyin yeniden yoluna girdiğini düşündüğüm bir sırada beşiktaş'ta otobüse binen iki şahıs tüm otobüste ve özellikle hemmmen yanı başımda durdukları için de benim üzerimde inanılmaz bir sinir harbi oluşturdu. Böyle kolları kesilmiş açık mavi gömleği, tüm alt bedenini sıkı sıkıya kavrayan fil dişi pantolonu ve üzerinde gucci falan yazan terlikleriyle aslen esenlerde yaşadığını öğrendiğimiz beyfendi ile anadolunun bağrından kopma, gömleği açık, atleti dışarda, bağrı kıllı bir başka arkadaşımız harıl hurul didişmeye başladılar. "Paramı ver yoksa burda cingar çıkarır rezil ederim seni" diye söze başlayan guccili şahıs anlaşılan vermiş ama parasını alamamıştı. Artık belinde çakısı mı var silahı mı var bilemediğim Bekir abi de yarı sinirli yarı saf bir şekilde hede hödö diyip hiçbir yerden de destek almak aklında gelmediği için otobüsün içinde oraya buraya devrilerek kendince bir yaşam formu oluşturmaya çalışıyordu. Taksime kadar bir şekilde barıştılar, Bekir Ponpon'a 1 lira verdi, ama sonra mecidiyeköyde beraber inip esenlere gitmeye karar verdiler falan filan, orası beni ırgalamaz. Ben zaten kendimi dışarıya attım kurtuldum.

Gideceğim adresin istiklal üzerinde olduğundan son derece emin bir şekilde hızlı hızlı ilerlemeye başladım, o arada tolga "belki istiklalde değildir" diye aradı, "suratına tükiriyim" dedikten sonra tekrar ödemeli arayıp "bari memet'e söyle beni arasın" dedim, çok geçmeden ama ben galatasaray lisesine varmış iken memet aradı, "meğer istiklal'de değilmiş de o tarlabaşı tarafına doğru falanmış" dedi, "ölürsem kabrime gelmeyin" dedim falan filan, bunlar hep hikaye, asıl sorun ben bu arada böyle 880 fahrenayt falan bi sıcaklığa ulaştım ki bilen bilir baya yüksek bi sıcaklık kendisi. Neyse oraya gittim zart zurt, sonra otobüse bineyim dedim ama otobüs yoktu ben de bi 559c buldum bindim, indim beşiktaşta ordan da eve yürüdüm. Oh lan dünya varmış dedim hatta eve gelince. Sonra da şöyle bir koltuğa uzanayım da kendime geleyim dedim. Yaa, yaaa, demez olaydım. Bi an için şöyle bir kafamı döndürüp parkeye baktığımda minicik siyah bir noktanın süratle zıpladığını ve yine aynı süratle yere iniş yaptığını görmem ve hay beynin kopsun demem bir oldu.

Evet, beklenen şey olmuştu. Kaç gündür her seferinde unuttuğum pencereden sinekliği böyle tırtıklayıp içeri dalan sonra da evin çeşitli yerlerinde uyuklayan kedi nüfusundan kaynaklı pirelenme durumu söz konusuydu. 'Namıssız kediler, şerrafsız hayvanlar' diyerek ağlamaya başladım ya da olsa o kadar yani.

O sırada işte tüm sevdiklerime 5 dakikalığına falan küstüm. Beni burda bu acılır hayatımla başbaşa bıraktıkları için trip attım onlara çok pis. Sonra baktım kimsenin sikinde falan değilim kalktım Elbruz'u aradım dedim böle böle ben şu an çok pis sıçtım, o bana verdiğin ilacı böle sulandırıp evi ilaçlasam mı yoksa direk o ilacı böyle lıkır lıkır içsem mi dedim, o da sulandır kullan dedi. Ben de çok sulandırmadım açıkçası, onun söylediği orandan daha ilaçlı yaptım böyle o kadar ilaçlı yaptım ki, o kadar hırslandım ki o an, böyle içimde nefret, kazulet gibiydim adeta. Bastım ilacı, bastım ilacı. Sonra dedim biraz dışarı çıkayım, pencereleri de kapadım mıh gibi, sonra biraz daha bastım ilacı, oooh, geberin lan dedim, çıktım dışarı.

Dışarda ilk olarak o yıvşık kediyi gördüm kafamı çevirdim. Biraz ilerde de o beyaz sarı olan namussuzu gördüm. Böyle resmen öyle bi bakış attım ki kediye sonra bu acıncak halime bi süre güldüm. Resmen sinirimden kediye trip attım belki anlar da üzülür bi daha gelmez diye düşündüm safça.

Öyle yani sonra eve geldim tüm evi süpürdüm falan, çöpleri döktüm. Her yerim ıyk mıyk böle kaşıntı tuttu sinir oldum bari girem de bi duş alam bugün de bölece bitsin hof dedim. Demez olaydım, sular kesikmiş. Başka da bişi demek istemiyorum artık. Heralde geçersiz bi işlem yürüttüm, kapatılcam. Bilmiyorum. Öyle yani.

26 Mayıs 2009 Salı

C'est La Vie

Bugün gene yepyeni şeyler öğrendim. Bundan sonraki hayatıma bu yeni bilgilerin ışığı ile devam edicem, yön vericem. Gerçi benim şu alıklığım var olduğu sürece 18 cilt larousse okusam bana mısın demem. Bana mısın dememek ne ilginç lan. Hatta şu an bu şaşkınlığımı yine geçen gün beni şaşırtan başka bir şeyle güçlendirmek istiyorum, her ne kadar hiç alakaları olmasa da. Royksopp'un son albümü Junior'da bir parçada şöyle diyo: six afraid of seven, 'coz seven ate nine.
yani seven eight nine. Türkçe'ye çevirince de yedi dokuzu yedi oluyo. Yani yedi anlamındaki ate eight oluyoken bizde de yedi 7 oluyo ya. Resmen anlatamadım şu an ama bence siz anladınız. Yani böle değişik bişi, rı nı nı.


Neyse ne zamandır aklımda olan bir şeyi yapmaya karar verdim bugün. İnsanlar google'a girince hani bişiler yazarlar arama yaparlar ya. İşte bu insanlardan bazıları bi şekilde o arama sonuçlarında bu blogu bulup girip bakıyorlarmış. Ama nedense benim bloguma giren kesimin sosyo-ekonomik durumu, algı yapısı, düşünsel süreçleri falan çok garipmiş. Hemen örneklerle açıklamak istiyorum.


Keyword listemize şöyle bir göz gezdiriyoruz sevenler. Bu hafta Top 60 listemize 60 numaradan giren yeni bir kayıt var: "üç günde yazdım beş günde çektim". Bu da ne demekse, ama bi şekilde listemize girmiş. Belki yükselir, oylarınızı bekliyor. Onun hemen önünde 59 numarada haftalar sonra gerilere düşen ama hala inatla listede kalmayı başaran "ünlülerin vajinası" var. 55 numarada bu hafta "Tazmania canavarlı pijama"yı görüyoruz. Sık sık aranan keywordlerden o da, ancak bu hafta gerilemiş. Bu haftanın en hızlı girişi ise listemize tam 52 numaradan giriş yapan "rüyada tuvalette fasulye çıkarmak" oluyor. Umarım hepiniz bir gün rüyanızda tuvalette fasulye sıçarsınız. Evet şimdi listemizde biraz yukarlara çıkalım, şaşırtıcı bir soru ile karşımıza geliyor 38 numara, şöyle diyor "kadın ve kızların vajinaları aynı mı?". Bu soruyu google a soran nadide insanı da şurdan alından öpmek sureti ile bağrıma basmak istiyorum. Kıyamam ben sana, kıyamam, kıyamam diye de şarkılar söylemek istiyorum. Evet listemizde şimdi de 10 numara birden yukarı çıkıyoruz ve harikulade bir arayışla karşılaşıyoruz, 28 numaranın sahibi haftalardır listemizden inmek bilmeyen "dünyanın en büyük sümüğü". 23 numaranın sahibi "bundan önceki hayatımda neydim" bu hafta iki basamak gerilerken yerini "beyazçorap kokusu"na bırakmış, 21 numarada beyazçorap kokusu sıkı bir yükselişte görüldüğü gibi.


Listemizde ilk 20ye kadar geldik. Heyecan dorukta adeta, hemen devam edelim. 17 numarada bu haftanın en naif sorusu ile karşılaşıyoruz. Sorunun kendisi anlaşılabilir ancak google'a soruluş şekli adeta gözlerimi yaşarttı, "as well as ne demek" bu haftanın yeni gözdelerinden olmaya hevesli sanki. Çok ilginç bir rekabet var listenin ilerleyen kısmında, 15 numaradan 11 e kadar bir arkadaşın sürekli olarak aradığı ancak nasıl arayacağını artık iyice şaşırdığı bir şey görüyoruz, hepsini sırayla yazmak istiyorum: annemizin veya babamızın çocuklukta en çok oynadığı oyun, anne ve babamızın oynadığı oyunlar, anne ve babamızın oynadıkları oyunlar, annemizin oynadığı zamanki oyunlar bizim oynadığımız oyunlar arasındaki farklar ve pek tabi annemizin ounadiği oyunlar. Burdan tüm ebeveynlere sesleniyorum, allaşkına şu çocuğu çekin bir kenara anlatın neler oynardınız, eskiden hayat nasıldı, neler yapardınız, açık hava sinemalarını gazoz simitleri falan anlatın, beş taş, çelik çomak bişilerden bahsedin. Ben de bilemedim şimdi ne örnek versem. Bi google'a sormam lazım zannımca. 10 dan geriye doğru saymaya başlıyoruz artık, heyecan artık iyice arttı biliyorum. Hemen listemizin 10 numarasına bakalım, "anane kurabiyesi" hala yerini koruyor. Bu hafta kapışma içinde olan iki isim var bunlardan birisi "altın görünümlü gerdanlık seti" ki bunu bence bir kaynana gelinine almaya karar vermiş de komşunun kızı nurtene söylemiş o da google'dan bir bakmış son fiyatlar nedir diye altın görünümlü gerdanlık setlerinde. Hemen 7 numarada ise çekişmenin galibi "rahim ağzı, kuku" var sevgili böcükler. Haftalardır 3 numaradaki sabit yerini koruyan "gidip kakamı yapayım" ise hayret verici derecede ısrarlı bir şekilde devam ediyor. Bir süre daha yerini koruyacağından hiç şüphemiz yok. 1 numarada ise Hakan Tekeli var, kendisini burdan tüm "Top 60 benim arayışım benim buluşum" ekibi olarak tebrik ediyoruz.


Bu hafta listemizden çıkan isimlere göz atarsak, "rüyada birinin üzerinize işemesi", "cinsel bölge neden kıllıdır", "zenci kukusu göster", "iki bacak arasından kuku görüntüsü" ve "cinsel bölgemi temizlerken testisimi kestim" bizlere hoşçakal demişler. Onları en yakın zamanda yine buralarda görmek istiyoruz.


Evet bir proğramın daha sonuna geldik. Sizleri burdan öperken son olarak şöyle demek istiyorum, gidip kakamı yapayım.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Wake me up when the bluebells are ringing

Bugün artık her şeyin iyice bunaltıcı bir hal aldığı anda sokağa çıkıp hem şöyle bir dolanmak hem de bir nebze olsun karnımı doyurmaya yönelik bir girişimde bulunmak istedim. Apartmanda mütemadiyen bir inşaat gürültüsü, asla bitmeyen bir asansör, yeniden yıkılıp yapılan bir daire olduğundan gün içinde bir o yana bir bu yana devrilirken küfretmeye çok alışmışım. Ama güneşin battığı ve herkeslerin artık işi gücü bıraktığı o saatlerde dışarısı öyle bir güzelmiş ki saatlerdir neden evde pineklemişim bende anlamadım.

Bizim sokaktan çıkıp ilk sağa sapınca sanki daha az yorucu ve daha güzel gibi gelmeye başladı bana artık, pınar gittiğinden beridir kilisenin sokağına doğru pek yaklaşmıyorum; ama evde 4 adet irice çöp torbası birikince ben de bu seferlik o yöne doğru gidiverdim, çöplerimi attım sonra da her yanı sardunyalarla çevrili evin sokağına kadar yürümeyip o beyaz iki katlı evin sokağına girdim. Akşam serinliğiyle beraber burnuma hanımeli kokuları geldi birdenbire. Aman bir baktım nasıl böyle açmışlar dersin ki hanımelinin bini bir para. Böyle artık dünyanın en güzel dakikalarını yaşar gibi hissettim o an kendimi. Sanki o an böyle her şeyin en güzel olduğu anmıştı da ondan sonra bir daha öyle güzel olmayacaktı falan. Bu kısa emosal dakikalarımdan sonra gene sarsılıp kendime geldim. Sonra gittim kendime birkaç lavaş biraz tavuk bir de böğürtlenli dondurma aldım sonra da koşa koşa eve geri döndüm. Evde olmak güzel, huzur verici bişi aslında ama sokaklarda olmak hele ki bir de böyle bahar gelmişse, yaz gelmişse falan, çok daha tatlı sanki. Böyle kırlara bayırlara inmek zıplamak istiyor insan. Neyse işte, ben böyle güzel güzel kokular duyunca - hele bir de hanımeli kokusu - baya bir enerjik oldum, duygusal serseri moduna girdim. Aklıma da Patrick'in Bluebells parçası geldi. Dedim madem havalar güzel, o zaman her şey çiçek açsın. Yine güzeliz yine çiçek yani.

Öyle bir şeyler...

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Dünyanın En Harikulade Oyunları - Episode III

Kış uykumdan uyanmaya karar verdiğim şu nadide akşamda her şeyin yeniden düzenine girmesi hem beni hem de tüm sevenlerimi çok mutlu etti, biliyorum. Dönemsel gazımdan da kurtulursam nerdeyse her şey şahane olacak, pek tabi pınar'ın yoğun eğitim dönemini bitirip istanbul'a dönmesi şartı ile. Ona da çok üzülüyorum, avrupa'daki eğitim anlayışının bu kadar sert olması beni şimdiden erasmus'um hakkında endişelere gark etti. hatta şu an geğirdim diyebilirim.

Neyse efendim nerdeydik, evet ankara'ya gittiğimiz sene idi, hatırlıyorum. Pek sevgili kuzenimle de ilk defa o zaman konuşmuştuk ve ben kendisinin çok salak olduğunu düşünmüştüm. Sonuçta ben olgun ve aklı başında bi insan olmuşumdur tüm hayatım boyunca, o da o senelerde benden bi kaç yaş küçüktü ve elinde back street boys fotoğrafı falan vardı yanılmıyorsam. Neyse ama sonra kendisini tanıdım sevdim hatta baya da iyi anlaştık. Ama onun öncesinde tabi ki kıllaştık, birbirimizi göt etmeye falan çalıştık, vesaire. İşte bu son derece anlamlı tartışma seanslarımızda, diğer kuzenlerimin evindeydik, pek muhteşem bir oyuncak vardı. Oyuncak dediysem aslında boya kalemi, ama yani bir boya kalemi seti bu kadar mı güzel olur. Böyle envai çeşit renk, her rengin kapağı içinde bulunan renkten farklı, ama altlarında bir kapak daha var orda da rengin kendisini görebiliyosun türünden bir şey. Bunları alıyorsun böyle boyuyorsun sonra başka bir kalem var onun kapağı beyaz, boyadığın renklerin üstüne sürünce anam bir bakıyorsun o renkler değişiyor. diyelim kırmızı bir elma yaptın sonra bu kalemlen üstünden geçince yeşil oluyor şeklinde bir teknolojya.

Ancak bu deli manyak durumdan daha da ilginci bir başka kalem vardı ki o akıllara zarar bişidi benim için. Bu kalemlen de boyadığın şeyin üstünden geçince, anam o da nesi, boyadığın şey yok böyle silinip gidiyodu. Biz bu kalemlerlen ben diyim 9 siz diyin 2 saat falan oynadık. O zamanlar da bir tv kanalı vardı shopping tv şeklinde ama bugünkü shopping tv gibi değildi. her şey inanılmazdı. Öyle cep telfonu falan da satmıyolardı böyle gül şeklinde havuç kesme makinesi, dantelli kabak soyma makinesi gibi bir çocuğun hayran kalabilceği ne varsa onları izleyebiliyodunuz, bilenler bilir. 0800 ile başlıyan da bir numarası vardı hiç unutmam. Neyse işte, biz de o zamanki kültürel yapı, ekonomik düzen ve sosyal statümüzün etkisi ile nasıl bugünkü çocuklar mc donalds'çılık oynuyorsa, shopping tv'cilik oynamaya karar verdik. Kalemlerimizi aldık, geçtik odaya. Artık her yerimizi çizip boyuyoruz. İşte birisi telefon bağlantısı yapıyor, birisi pazarlamacı falan. Bakın kan lekesi, bakın sürüyorum, aaa gitti, ay evet resmen silindi, hayret dolu gözler, bağırmalar, inanamamalar, bütün çılgın efektler falan. Öyle de farklı çocuklardık yani.

Sonra tabi başladık duvarları boyamaya. Sonuçta her şeyi silen bi kalemimiz var. İşte duvara gizli gizli şifreler yazıyoruz, ne bileyim, önemli notlar alıyoruz, sonra da ünlü uzay fizikçisi edasıyla bilgiler çalınmasın diye her şeyi siliyoruz falan. Bu şekilde eğlenirken niçin bunu daha değişik şekillerde kullanmayalım dedik ve hiçbir cevap bulamadık. İşte o an, pek canım kuzenim elifceren'in yüzüne bıyık çizmeye başladık. Sonra da siliyoruz kalemimizle. Favori yapıyoruz, hooop neyse ki burda sihirli kalemimiz var her şeyi siliyor. Yap, sil, yap sil, bir eğlenmişiz ki sormayın. Artık eğlenmekten böyle ölcek seviyeye gelmişiz, uykumuz da tavan yapmış, haydi yatalım, bu çılgın gece bitmez arkadaşlar falan dedik. Ceren de girmiş dişini fırçalamaya. Dişini fırçalamış sonra ağzını çalkalamış. Anam bir geldi ki barış manço. Çizdiğimiz tüm bıyıklar favoriler ortaya çıkmış. Ağzını çalkalarken işte o herşeyi silen boyanın etkisi su ile kaybolmuş, hepsi akıp gitmiş, geriye kalmış sakal bıyık favori.

Kız ağlamaya başla, biz delir, napcağmızı şaşır, lan o zaman duvardakiler de mi geri gelcek diye düşün, sonra bi güzel duvarları sil, bütün her şey ortaya çık, neden sildik ki lan şimdi bunu kalsaydı bari diye düşün, kendimize kız, ceren de ortalıkta murat kekilli gibi dolaş, enem enem diye inle... Sonra tabi halam geldi annem geldi artık bütün evdeki ebeveynler geldi başımıza. Sonra bi de bizle dalga geçtiler falan. Elif de öyle sakallı bıyıklı ağlıyo allahım güler misin ağlar mısın? Neyse işte sonra her şey bi şekilde silindi düzeltildi, o gunden sonraki hayatı hakkında çok derin endişelere düşen cerenin de bütün epilasyonu yapıldı, rahatladı. Biz de yataklara gittik, bir zıbarmışız artık, oh ki ne oh.

Bu da böyle bir episode idi işte, bundan sonraki episode ne zaman olur bilemem ama aklıma gelince bu sefer üşenmiycem, hemen yazıcam. siyusuğn

14 Mart 2009 Cumartesi

The Marriage

4 Mart 2009 Çarşamba

Tatile Çıkalım mı?


Madonna - Holiday Live From Re-Invention Tour 2004
Uploaded by bebepanda

Dünyanın En Harikulade Oyunları - Episode II

Priviyısli on DEHO: mum yakıyorduk yanılmıyorsam.

Evet dümbük beyinliler, mum yakmanın dayanılmaz hafifliğinde çılgınca eğleniyorduk dediğim gibi. Bir yak bir söndür derken habire de eriyen muma parmak daldırıp yeni oluşturduğumuz mum formlarını parmaklarımızdan kaldırıp masaya diziyorduk. İşte böyle bir ana rastgeldi her şey. Haldır huldur telefon çaldı ki arayan annemdi. O zamanlar iş hayatının karanlık girdaplarında boğulmakta olan annem bir kontrol etme bir hal hatır sorma hevesiylen evi arayıp eğlencemizi bir süreliğine bölmeye karar vermişti. Şimdi telefonu ilk ben mi açtım yoksa daha sonra devraldığımda mı mum devrildi hatırlamıyorum ama o gerzek mum tak diye devrildi, boyu devrilesice. O an çok fena sıçmıştık ama belli etmemeye çalıştık. İyi anne ya tamam hadi kapat falan modundaydık ama sesimizde telaş yok gibiydi. Ne zaman ki o telefon kapandı, masa örtüsünü şöylene bir kıvırıp sıcak sıcak dumanlı dumanlı banyoya doğru havalara ataraktan götürdük. Masa örtüsünün yanmasıyla beraber bir gençlik de bizimle beraber yanmıştı adeta. Gerekli tüm dayaklarımızı yedikten sonra bir süre sakin ve sıkıcı hayatımıza geri döndük.


Geri dönüşümüz ise adeta bir sanat akımı tadındaydı. Çini mürekkebinin ne kadar da ilginç bişi olduğunu fark ettiğimiz o gün, evet işte o gün, yeniden gülmeye, yeniden nefes almaya başlamıştık. Ancak bazı şeyler yalnız tek günlüktür. O gün gudubet kaderimiz yine bize bir oyun oynadı ve mürekkep şişesini bir güzel yeni masa örtüsünün üzerine devirdik. Böyle dantel işlemeli, çiçekleri de hafif hafif renklendirilmiş yuvarlak masa örtüsünün tam göbeğinde bir kara delik belirdi de tüm yaşam ümidimizi içine doğru çekmeye başladı o an. Neyse o dönemler bu kadar salak değildim de aklıma dahiyane bir dikir geldi. Dahiyane dediysem en azından birkaç günlüğüne yaşamamızı sağlayacak kadar işlevli bi fikirdi bu. Masa örtüsünün şam şeytanı görünümüne adeta bir derya baykal edasıylan yaklaştık. Ablamın odasından yürüttüğümüz daksil (yahut tipex) ile ince işçilik çıkardık diyebilirim. Bittiğinde hakaten kar beyazı bir görünümü vardı. Bu bizi birkaç gün idare etti. Neden sonra bir akşam yemeğinde annem masa örtüsündeki çiçeklerden birkaçının renkli değil de beyaz olması hususunda derin düşünceler dalıverdi işte. Sonra artık kaskatı kesilmiş olan kısmı şöyle bir parmakladı da ondan sonra tansiyonları falan düştü. Hayat buzdolabında fazla bekleyip üstü böyle 2 parmak kalınlığında kabuk tutmuş bir puding gibiydi.

Ancak bu son masa örtümüz değildi tabi ki. Maket bıçağını ve kesici özelliğini keşfettiğimiz zamanlardı, hatırlıyorum. Sürekli kağıtları katlayıp kesip duruyorduk. Ucu köreldikçe bir tık attırıp yeniden ve yeniden kesiyorduk, hey gidi hey. İşte eğlencenin doruklarında olduğumuz bir an şerafsız masa örtüsünü kestiğimizi fark ettik. (Zaten o dönemden sonra bi daha masa örtüleri ile hiçbir ilişkiye girmedim ben). Neyse ki benim o parlak zekam o dönem hala iş görüyordu, iş görüyo dediysem yani işte, kısmen. Biz de masa örtüsünü ters çevirdik kesiği bir arada tutucak şekilde güzelce bantladık. Aslında baya baya güzel olmuştu, dikkatle bakmadığınız sürece kırk yıl geçse o örtünün aslında yırtık olduğunu falan fark edemezdiniz. Annem tabi fark etti. Belki de kendi kendini üzücek şeyler arıyodu sürekli, bilemiyorum. Ama bence o da etkilendi bu çılgın fikrimizden; çünkü çok kötü bişi hatirlamiyorum o olaydan sonra.

Sonra bir vakit geldi ailecek Ankara'ya gittik, şu an nedenlerini hatırlamıyorum. İşte o inanılmaz tatilde, hayatımda görüp görebilceğim en nadide şeyle karşılaştım. Bunu da bir sonraki bölümde anlatmak üzere şimdilik gidiyorum.

1 Mart 2009 Pazar

Mart gelir

...ve tanrım kazmam küreğim yok.