9 Şubat 2009 Pazartesi

If you don’t walk, might as well crawl

selam selam. neresi olduğunu artık kestiremediğim evimi ariyip dururkene gene döndüm istanbul'a. istanbul pek değişmemiş. sadece karmaşık olan şeyler biraz daha karmaşıklaşmış, oralar buralar delinmiş, birkaç yeni inşaat başlamış, birkaçı bitmiş. gene de herbir şeye rağmen bek in tavn, fiğlin gud.


yolda gelirken yanıma bir yaşlı amca oturdu. daha sonra 1930 yılında doğduğunu, eşi ile birlikte ticaretle uğraştığını, birçok çocuğu ve torunu olduğunu falan öğrendiğim bu şahıs daha otobüse ayağını atmış yanıma ilerleken beni hüzünlere doğru götürmüştü zaten. sanki yanıma oturcağını bilirmişim gibi aniden elimi kulaklığıma götürüp de kulaklarımı tıkamaya heveslenmiştim ki 27 numaranın "chatterbox" sahibi ürkek ceylan gözlerimden beni bir kaplan gibi yakaladı ve tam o saniye hınzırca bağlayıverdi. haydi 1 dedik 3 dedik 5 dedik ancak sonrası sürekli gelen 318 soru falan soran bu amca sonra da başladı kendini anlatmaya. aman efendim 45 yıldır istanbullu imiş de, o yıllarda istanbul hep yeşilmiş, binalar yokmuş, güngören denen yer mısır tarlasıymış, nişantaşı en güzel semt, sarıyere doğru hep ormanlar varmış falan da filan. tabi ki gudubet ruhum ilk önce alerjik bir tepkiyle birlikte ehi öhü evet pek tabi doğrudur şeklinde kaçamak cevaplar vermeye yöneldiyse de bir süre sonra bu yaşlı şahsı sevmeye onunla bir nebze olsun konuşmaya, bu yolculuğumda da müzik dinlememeye karar verdim. belki de konuşmak güzeldi, iletişim kurmak, paylaşmak hoş şeylerdi. bir sabahattin ali kahramanı olduğunu falan hayal ederek amcamlan konuşmaya devam ettim. daha doğrusu o devam etti ben de dinledim. ancak bir süre sonra ışıklar söndü ben de o arada biraz yamulmuşum. gözlerimi açtığımda bir mola yerine gelmiştik herkes iniş halindeydi. amca da inene kadar öylece bekledim. sonra ben de indim ve hemen tuvalete girdim. tabi ki uyandığım zamanlarda olduğu gibi öfkeli, hırçın ve çok ama çok soğuktum. kimseyi - özellikle de o amcayı - göresim yoktu. kendisinden resmen kaçtım. hatta gittim bir ayran aldım bi güzel diktim kafama ki otobüse binince hemen uyuyayım, her şey güzel olsun. ancak otobüse döndüğümde amca zibek gibi dikelmiş beni beklemekteydi. aman efendim çok merak etmiş de, muavine sölücekmiş tam nerede bu delikanlı diye de, görmemiş de beni dışarda da... falan filan. ben de ehi öhü pek tabi olabiler, bakın geldim falan dedim. hay demez olaydım. bu başladı gene konuşmaya. kendisi de yıllar önce bir arkadaşı ile otobüs olayına girmiş. muavinlik yapmış. ama çok az para getiriyomuş bu iş. falan da filan. o sırada benim baygın ve hüzünlü bakışlarımı gören muavin beni kurtarmak için yanımıza geldi ve amcayla konuşmaya başladı. ben de bir derin oh çektim o an içimden. ancak amca bu sefer de muavini bağlayınca muavin abi ehü öhü neyse amcacım ben bir su dağıtayım dedi kaçtı. kaldım mı gene amcaya ben? zıbır zıbır konuşmaya devam eden amca artık bir mide bulantısı efekti gibiydi. böyle yanar döner kristal efektli bir türk filmiydi sanki. arabadan 29 kere montajlanarak fırlayıp yere devrilen bir banu alkan'dı amca. muavin kek çay falan dağıtırken kahve istedi kendisi ben de çay istedim. anca 3ü1aradasını açamayan amca benden rica edince ve ben de bir güzel açıp suyuna boca edip bir de üstüne güzelcene bir karıştırınca olanlar oldu "oh yahu, sen de torunum gibi oldun, pek sevdim seni, artık sabaha kadar konuşa konuşa gideriz" deyiverdi. işte o an acıların kadını bergen olsun, ferdi tayfur olsun, küçük emrah olsun, hepsi birden böhüüü deyerekten ağlamaya başladılar sol beynimde. uçsuz bucaksız çöllerde kalmış gibi ağzım kurudu, tansiyonlarım düştü. benim yerimde hülya koçyiğit olsa çoktan hıçkıra-koşarak otobüsten fırlamış ve yol kenarına mantıksız bir şekilde bırakılmış bir yatağa kendini atarak zıplaya zıplaya ağlamaya başlamıştı. ancak ben naptım? bir sawyer gibi sessizce cam tarafına dönerek fak yu men dedim içimden. neyse ki allahbaba o an tüm kulları arasında gerçekten en çok beni sevdiğine karar verdi de otobüsün ışıkları pat diye söndü. ben de sönen ışıklarla beraber ışık hızıyla kafamı koltuğa devirdim ve uyuyormuşgibiyapmaya başladım. amca pek çok kereler beni dürttü, derin homurtular etti falan ama resmen hiç siklemedim kendisini. zaten sonra etraftaki kadınlardan birisi amcaya bir soru mu sordu ne, amca sabaha kadar o kadınların tümünü bir güzel heba etti. istanbul sınırlarına girdiğimizde hala mışıl mışıl uyuyan bedenim aniden sarsıldı. allah yarabbi diyerek bir hışımla gözlerimi açtığımda gördüm ki ataşehire gelmişiz, amca da inecekmiş, inmeden alasmaldık demek için beni bir güzel teperekten uyandırmış. o an deliler gibi sinirlenmiş olsam da gene de amcanın belki de sonsuza kadar yanımdan gidiyor oluşundan tarifsiz bir keyif duydum. gevrek gevrek gülerken amca son olarak "enşallah gene görüşürüz" deyince ben de gayri ihtiyari "amin amin" dedim. yani yetmiyomuş gibi bir double amin çektim bu duaya. allah da beni hayırlara sevketsin artık.


evet tombalak-dümbelekler, böyle acılarla dolu bir yolculuktan sonra ne istanbul trafiği ne havaların soğuğu, bir süre hiçbir şey beni rahatsız etmedi. ama şimdi okul da başladı ben çok çabuk eski halime dönerim diye düşünüyorum. gerçi beirut'un yeni albümü öyle bir güzel olmuş ki bir süre daha hazırdan yiyebilirim. gözlerimi kapayınca bahar gelmiş gibi geliyor, olsa o kadar yani.

Yorum Gönder