30 Kasım 2009 Pazartesi

Kentaçdis

video

26 Kasım 2009 Perşembe

Cuxhaven


Dün müydü önceki gün müydü şu an tam bilemedim çünkü çok pis uyumuşum tarih de hızla geçmiş sanki. Neyse işte fotoşop dersi sonrası diyelim, bilgisayarları eve bırakıp Schloss'un arka tarafındaki sokakları gezmeye karar verdiğimiz bi zamandı işte. Oralar güzel çünkü akşam daha da güzeldir diye düşündük. Baktık baya boşmuş. Nedense burda insanların 8'den sonra çok fene uykusu geliyo, anlamadım bu işi. Biraz dolandık falan sonra caddeden geçtik böyle büyük bi park vardı. Parkın ortasında da böle büyüük bi anıt bakalım dedik neyi anıyorlar. Ama işte orda bi adam vardı, karanlıkta, pek tekin bi yer değil gibi geldi bize. Sonuçta çıkarın lan paraları dese Almancamız şu an ona yetmiyor, sori vi dont spik cörmın desek daha da fena bişi. O zaman biz burdan tırıs tırıs gidelim dedik. Adam da peşimizden gelmeye başladı. Sanki böyle hızlanır gibi oldu, ben o an çok pis tırstım, Murad da tırsmış ama o böyle dayı gibi yürümeye başladı. Dedim mantıklı, ben de hafif kollar açık ağır ağır yürüyüm, bi şekilde kaçtık. Adam bi süre daha arkadaydı sonra kaybolmuş. Biz de o korkuyla ilerlemişiz. Anam bi baktık büyük bi bina var ilerde, alla alla nere ki orası dedik ilerledik, bi de baktık ki tren garıymış. Braunschweig'a ayak bastığım ilk günü hatırladım. Elimde koca bi valizle ezik ezik acaba otobüse beni alırlar mı diye düşünmüştüm. Komikmişim o zamanlar ben. Neyse işte dedim bence trene atlıyalım gidelim buralardan. Murad da dedi valla gidelim. Dedim hatta ilk trene binelim böyle gidelim nereye gidiyosa, zaten akşam olmuş 9 sabah ineriz bi yerde bakarız ne varmış. O ara baya bu tür geyikler yaptık falan bi süre sonra iş ciddiye bindi.


Tren garında iki tip tren saatlerine bakıyoruz. Ben zaten hanidir yukarda bi yerlere gitmek istiyorum. Sonra info'daki adama sordum ken yu spik ingliş dedim eaooıı yee ıı lidıl bit dedi, dedim olsun amca o da yeter ben yavaş konuşucam korkma. Dedim biz Cuxhaven'a gidicez ilk treniniz kaçta, dedi şimdi ben tam bilemiyorum bi bakıyım, baktı, dedi yalnız tren işte şu saatte ama en son Bremerhaven var bugün, sorry dedi. Dedim üzme kendini böyle yapma lütfen, olsun, senin hatan değil ki. Bize bi kağıt verdi üstünde trenler saatleri gittikleri yerler. Baktım ama Cuxhaven'a giden tren var yani. Sabah 5 te falan bi tren var görünüyo. Dedim tamam 9 39 trenine binelim gidelim işte, Murad da dedi bana uyar, dedim ohoo bana baya baya uyar, yok dedi en iyi bana uyar, dedim yapma bana tam gelir bu. O şekilde hemen gittik Burger King'den bişiler aldık koşarak trene atladık. Ondan önce tabi info'da bi kadın bulduk ona da sorduk, ki onun ingilizcesi daha iyiydi, dedi Bremerhaven'da bakın 4 saat beklemeniz lazım. Dedik ne fark eder, gezeriz yani, dedi siz bilirsiniz, dedim tamam bebeğim sen de üzülme şimdi lütfen. Bindik biz trene.

Önce Hannover'e geldik trenden indik şöyle bi etrafta döndük sonra gidip sıcak çikolata aldık. Sonra orda bi aburcubur makinesi vardı, baktık birisi cips almaya çalışmış ama cips takılmış kalmış. Murad dedi benimle aynı şeyi mi düşünüyosun, aynı amerikan filmlerinden bir replikti, ben de hemen amerikan filmlerindeki gibi evet dedim. Sonra hemen bişiler düşündüm. Neyse sonra anladım zaten ne düşündüğünü hemen bi 50 cent çıkardım, attık, 11 e bastık, önce takılan cips düştü sonra arkasındaki cips de düştü. O an Avrupa'yı fetheden Türklerdik biz, çok gururluyduk. Cipsleri alıp Bremen trenine bindik. Trenler de bomboş zaten kimseler yok vagonlar bizim, yayıldık iyice.

Bremen'de indik bi sonraki trene 10 - 15 dakka falan vardı. Ben bi dışarı çıktım baktım falan ama pek de bişi göremedim. Sonra girdim gittik diğer treni beklemeye. Sonra tren geldi ama azcık gecikti, bu bizi çok üzdü, Almanya'ya bunu yakıştıramadık diyebilirim. 15 dakikalık bu rötardan sonra trendeki yerlerimizi aldık. Tren laylaylom giderken biz de hafiften düşüncelere dalmışız acaba bu önümüzdeki 4 saatte neler yapsak diye. Sonra tren Bremerhaven'a doğru giderken farklı yerlerde durup yolcu indirdi. O ara korkmaya başladık. Her durduğumuz yer biraz daha ormana benziyordu. İlk önce gar ortamı yok oldu, sonra oturaklar gitti, sonra ağaçlar geldi, hatta en son bi durakta etrafta kuru kafalar ve domuzlar vardı diyebilirim. Bi şekilde Bremerhaven'a geldik ama trendeki son dakikalarımızı hatırlıyorum, cama yapışmışız, abi ışık yok, göremiyorum, o ne, o bi ağaç mı? Allah kahretsin sıçtık şu an, orman burası, napıcaz şeklinde yarı ağlamaklı bi haldeyiz. Sonra indik bi baktık solda ışıklar var böle bikaç bina var, Murad'ın o acıklı cümlesini duydum o an işte, abi uygarlık! dedi. Hakaten de sol tarafta yaşanılan yerler vardı, sevindik. Hemen aşağı indik, ama aşağı inerken hafif bir hayal kırıklığı yerleşti içime. Öncelikle alt kata giden merdivenlerin ven bekleme salonları, kafeler ve dükkanlara açılacağını düşünmüştüm ama sadece bir boşluğa çıktık. Bisiklet park yerleri boştu. Duraklar boştu. Evlerin ışıkları kapalıydı. Her yer terk edilmişti gibiydi sanki. Sonra arkamızdan gelen iki kadın vardı ben hemen dünyanın en kibar insanı oldum ve en az 1 metrelik bir mesafe bırakarak (yani gece yarısı Alman insanını korkutmamaya çalışarak) Eksküyz mi, dedim. Dedim biz şimdi buraya bu trenle geldik, saat de bakın 1. Şimdi elimizdeki kağıda göre bi sonraki trenimiz 5.12'de kalkıcak. 4 saatimiz var. Burada oturabileceğimiz bi yerler, ne biliyim bi kafe bişi var mı, ne tarafta falan diye sordum. O sırada işte kadının suratı sürekli daha umutsuz daha üzgün ve daha korkutucu bi hal aldı. ÖÖÖÖ, dedi ilk olarak. O "ö" yü asla unutamıycam, buralar yani, nası desem, burda bişi yok ki, dedi sonra. Diğeri de arka tarafta taksi durağı olması lazım onlara sorun ama buralar böyle boştur şu an dedi. Kalbimizi kırdı yani, eline aldı ve böyle sıktı büzüştürdü sonra da kaldırım kenarına fırlattı. Biz de bari merkeze gidelim merkezde kesin ama mutlaka bi yer vardır diye düşündük. Gecelerin bitmediği bi şehirden geldiğimiz için bize göre daima açık bir bakkal açık bir kafe vardı yani. Olmalıydı.

Ama yokmuş. Hava da fena soğuktu, ben de nedense o gün çok kalın giyinmemeye karar vermiştim, ne akılsa. Sonra önce bi mc donalds bulduk, o an tanrı'ya teşekkür ettiğimi hatırlıyorum. Tanrı'da hemen bi yanıt gönderdi zaten, şöyle yazmış:

"Hehehe, bi dakka ya nası yani inandın mı, bu mc donalds Drive In hizmet veriyo, ayrıca şu an kapalılar, sabah 10 da falan açılır, Mikail'in selamı var, öpüyorum."

Saatime baktım, hala 4 saatimiz vardı, çünkü zaten yuvarlak hesap yapıp 4 saat var demiştik kendimize, ama daha yeni 4 saat kalmaya başlamıştı. Sonra ilerde bi benzinci gördük, hemen ona gittik. Camdan içeri baktım içerde bi kaç kişi vardı, otomatik kapı açılmıyodu. Bana doğru baktılar ve kafalarını çevirdiler. Bi süre daha bekledim ama hiçbişi olmadı. O an domuz gribinin Almanya'dan yayılmaya başladığını da anlamış oldum. Ama burda grip şeklinde değildi daha çok kronik bi rahatsızlıktı.

Sonra işte bi durak bulduk oraya sığındık. Durağın iki yanı kapalı olduğu için orda sıcaklık -18 derece değil -10 falan gibiydi. Orası bi nevi kaloriferli bi bekleme salonu oldu bizim için. Sonra bi ara ben gaza geldim dedim: "Murad kalk McDonald's a gidelim yalvaralım, böyle böyle diyelim ölüyoruz diyelim bizi alırlar hem çay içeriz, her şey güzel olucak, McDonald's bu, ikinci evimiz sayılır dedim. Murad evet dedi yaparız dedi iyi insanlar vardır içerde dedi, koşmaya başladık. Ama koşunca hava sıcaklığı -23e falan düşüyodu yürümeye başladık. İşte o sırada ben inanılmaz bi tasarım oluşturdum ve eldivenlerimden atkı yaptım." (New Design with Found Objects - 2009 November - p. 229)

Artık bi atkım da olduğu için özgüvenim tavandı. Sonra Mc Donald's kapısına vardık, içeri doğru baktım, aklımda excuse me ile başlıyan çeşitli acıklı cümleler vardı zaten, hangisi ile başlasam onu düşünüyodum. Sonra içerde bi kız gördüm. Sonra biri daha vardı. Konuşuyolardı. Sonra beni gördüler, baktılar, sonra kafalarını çevirdiler, konuşmaya devam ettiler. Onlar da hastalanmıştı, herkes ölümcül bir virüsün etkisindeydi ve kurtulmaları imkansızdı. Ben de bi türk olduğum için çok gururum kırıldı o an, polonyalılar gibi cama falan vurup bi bakar mısın diyemedim, o an "kültürler arası ölüm öncesi davranış bozukluğu farkları" başlıklı yazısı geldi aklıma Beaudelaire'in. Keşke o yazısını yayınlasaydı, çünkü gerçekten doğruymuş söyledikleri. Çok terslemiştim onu o gün, meğer haklıymış. Her neyse...

Sonra sinirden gitti bi yere işedi, benim de çişim vardı ama ben o an kötü talihimi düşündüm ve işerken Alman polisi tarafından yakalandığımı ve bu nedenle nezarethaneye götürüldüğümü hayal ettim ve vaz geçtim. Biraz etrafta dolandık falan sonra bu kez de belki araba taklidi yaparsak Mc Donald's tan kahve alabiliriz diye düşündük. Sonra araba yolundan içeri ilerledik. Kırmızı bi makine vardı, hamburger kola resimleri, fiyatlar, bi ekran, hoparlör, ve tam o sırada "İyi geceler, siparişinizi alabilir miyim" diye bi ses geldi hoparlörden. Anamm dedim ben, duydular mı bilmiyorum, meğer orda özel sensörler varmış araba gelince anlamak için, bizi hakaten araba sandılar hohoho diye güldük ama kadın hala bekliyodu, tekrar etti "siparişinizi alabilir miyim?" dedi. Söyle abi kahve istiyoruz de, dedi Murad. Ben de ööö vi vud layk tu hev tu kafiiz piliiz, dedim. Böyle anlarda dünyanın en salak cümlelerini söylemek benim için bi var oluş diyebilirim. Sonra kadın garip sesler çıkararak İngilizce moduna geçti. ok, two cofees, dedi sonra bişi dedi anlamadım. Ekranda para işareti çıktı, fiyat yazdı. O an dedim lan burdan elektronik olarak mı ödicez nolcak, sori? dedim, sonra kadın fark etti almanca konuştuğunu, ikinci kısma ilerleyebilirsiniz dedi, biz de öyle yaptık. Bi pencereden kahvelerimizi aldık, paramızı verdik. Sonra ben son bi umut kadın döndüm dedim böyle böyle biz işte saatlerdir burdayız tren garından bakın saat 5.12 de trenimiz var ama donmak üzereyiz burda gidebilceğimiz bi yer var mı, dedim. O da bana tren garının yerini anlattı, dedim hayatım, nar tanem, onu ben de biliyorum demek istediğim burda bi kafe restoran bişi var mı böyle kapalı bi mekan, dedim, öööö dedi, o an zaten hayat anlamını kaybetmişti benim için. İlerde bi yerde bi restoran var ama açık mı bilmiyorum dedi. Ben de insanlık ölmüş, dicektim ama o an tam toparlayamadım cümleyi, tenk yu, dedim. Gittik.

Araba yıkama merkezinin kuytu bi köşesine sindik, beklemeye başladık tekrar, camlara beni yıka falan yazdık, en azından hala Domuz Gribi değildik. Sonra uzun bi kaldırım vardı, sence bu uçtan diğer uca kaç adımdır diye sordu Murad, zaman geçirmek için sormuştu anladım, bilmem bakalım dedim. Sonra adım adım saydık. 10 dakka falan geçirdik farkında olmadan. 253 buçuk adımlık kaldırımı arkada bırakıp tekrar otobüs durağına döndük. Orası sıcaktık çünkü, hem ışık vardı hem de sol tarafa geçen arabalardan ben, sağa giden arabalardan Murad 1 puan alıyorduk ve 5-2 ben öndeydim, ortada kazanabileceğim bi oyun vardı yani.

Bekle bekle saat 4 buçuk oldu, artık Murad üşümekten iyice fenalaşmıştı, zaten son iki saattir neden böyle bişi yaptık, çok saçma bi fikirdi, şu an evde uyuyo olabilirdim gibi şeyler diyip duruyodu. Ben de - ki normalde böyle durumlarda mız mızlık eden kişi ben olurum - gene de aslında eğlenceli bişi olduğunu falan söylüyodum, hatta açıkçası inanıyodum da buna. Güzeldi yani, dünyanın biraz daha tepesinde olmak, evde oturup 2 dakkada bir feysbuk sayfasını yenilememek, dışarda olmak falan. Neyse işte bi şekilde yavaştan yola çıktık saat 5e 10 kala gara vardık, 22 dakkamız vardı. o arada acaba bu garın uzunluğu nedir diye düşündük, adım adım saydık, bi şekilde vakit geçti de tren geldi, sonra trene bindik de ısındık, ısındık da biraz mayıştık, uyumuşuz. Sonra işte saat 5.57'de Cuxhaven garına vardık. İndik, tren saatlerine baktık, 10 buçukta bi tren varmış dedik dışarı çıktık.

Dışarıda güzel bi karanlık vardı, güneşin doğmasına 1 saat var diye düşündük. Etrafta dolanmaya başladık. Hava iyice soğuktu artık, sonra Deutsche Bank'a girdik ısındık biraz, tekrar çıktık bi süre denizi aradık, o ara sokakları gezmiş olduk, yavaştan dükkanlar açılmaya başladı, güzel kokular geliyodu her yerden. Bi şekilde bi info noktası bulduk, haritayı inceledik, denizden pek uzak değildik, sonra dümdüz yürüdük de deniz tarafına vardık. Ama hava çok karanlıktı, Murad da karanlıkta denizden pek haz etmiyomuş, dalgalar bizi içine çeker, dedi, tamam dedim. Güneşin doğmasını bekledik bi süre ama hava çok az aydınlandı sadece sonra da hiç bi değişim olmadı. Sonra şöyle bi kalktık baktık da fark ettik meğer güneş doğmuş, ama üzerimizde çok büyük ve çok kalın bi bulut tabakası varmış. Böyle ufukta bi yede bulutların arasından gerçek gökyüzü görünüyodu yani, hava aydınlık güzel aslında yukarda, ama işte Cuxhaven topraklarında gece gibi her yer. Sonra sahile doğru yürüdük deniz kıyısına vardık. Kuzey Denizi vardı, çok sakindi her yer. Güzelmiş ya, sevdim ben ama çok soğuktu, yorgunduk uykuluyduk, gene de güzeldi. Biraz daha dolandık sonra gittik BackWERK'te bişiler yedik çay içtik, sabah oldu iyice, çok az daha aydınlandı hava. Sonra gara erken gittik belki daha önce bi tren vardır diye, hakikaten de varmış, 9 buçuk trenine bindik, uyuklaya uyuklaya eve döndük.

Murad bundan sonra hiçbi yere gitmiyceğini evden de dışarı çıkmıycağını söyledi son söz olarak, ben de bundan sonra daha çok dışarı çıkmaya karar verdim ama kesinlikle atkı alıcam.

22 Kasım 2009 Pazar

Üstümüze çığ düşsün


SNOW

cru
is
ingw Hi
sperf
ul
lydesc

BYS FLUTTERFULLY IF

(endbegi ndesignb ecend)tang
lesp
ang
le
s
ofC omego

CRINGE WITHS

lilt(
-ing-
lyful
of)!
(s
r

BIRDS BECAUSE AGAINS

emarkable
s)h?
y&a
(from n
o(into whe)re f
ind)
nd
ArE

GLIB SCARCELYEST AMONGS FLOWERING

e.e. cummings

16 Kasım 2009 Pazartesi

Mesela

Eğer her yaşım için bi dilek hakkım olsaydı ben zaten listemi önceden hazırlamış olurdum, mesela:

1- Gece 2 insanları a la taksim
2- Namlı'ya arka kapıdan girip ön kapıdan çıkmak
3- Eskicilere bakıp "onun yenisi daha ucuzdur biliyo musun" demek
4- Çiğdem çıtlamak jüskomaten
5- Memet'lerde verilen kalabalık yemek partileri
6- Aynur annelerde kahvaltı ve dijitürk
7- Liji dondurmacısından dondurma alsam mı almasam diye düşünüp caymak
8- Mimarsinan insanları ve kedileri
9- Ayşegül ve bruzla merdivenlerde cips yemek
10- Bütün aklı olan insanlarla beraber rıhtımda değil çimenlerde oturmak
11- Buzdolabındaki mıknatıslardan surat falan yapıp bozmak
12- Tolga'yla sağlıklı bir burger king kahvaltısı yapmak yada yapmamak üzerine uzun süre düşünmek
13- Karaköy'deki alt geçitte kaybolmak
14- Burak'ın arabada çok sesli koro oluşturmak
15- Çevirimin olması ama onun yerine uyumak
16- Kar yağar gibi olunca okula gitmemek
17- Ortaköy sokaklarını kaydırak olarak kullanmak
18- Ayşegül'le milleti kandırmak, Pınar'la kar yağınca bira içmek, Memet'le Nemrut'un geleceği hakkında derin düşüncelere dalmak, Tolga'yla Direnlere gidip geç saatte kalkmak, Elbruz'la bi türlü gitmediğimiz o entel kafesine gitmeki herkesle beraber firuzağa'da çay içmek - ünlülerin ne kadar şişmanladığını fark etmek
19- Olmadık bi saatte gümüş parlatmak yada fırını temizlemek
20- Küçük odada tavana uzun uzun bakmak
21- Fehmi'lerle Yıldız parkında piknik yapmak
22- Gece yarısı sucuk gibi terleyene kadar sokakta badminton oynamak
23- Komşufırın'dan pattesli peynirli poğaça almak
24- Herhangi bişiye karşı olmak

15 Kasım 2009 Pazar

Koşulları varsa ihlal edilmeden feshediniz

Az önce naptım, bahçeye açılan kapıyı açıp çimlere oturup gökyüzüne baktım. Gökyüzünde yıldızlar falan, yıldıztakımları, biz böyle hepsini aynı düzlemde sanırken aralarında aslında yüzmilyon ışık yılı uzaklıklar var, evet. Gökyüzüne öyle bakınca, bi an sanki baharmış gibi geldi bana. Hava da pek soğuk değildi nedense, bi de kulaklıklarım vardı müzikli, o zaman daha bi pırıl pırıl oluyo gökyüzü. Yıldızlar güzel şeyler, özellikle de gözüküyolarsa, büyük şehirlerde genelde hep bi pus vardır, bulut vardır pek görünmezler de böyle bodruma, antalyaya falan gidince, tatil zamanları falan pek bir güzel görünür gökyüzü, hatta dikkatli bakarsanız samanyolu bile görünür. Ne çılgınca bişi.

Bugün bir de naptım, odamın şeklini değiştirdim. Oda denen şey, ev gibi, çok güven dolu, çok bilindik. Ama bazen o bilindik his insana fazla geliyo, yani sürekli sizi koruyan anne babanız gibi mesela. Böyle bi an olsun ordan kopmak istiyo insan, o zamanlar insana güven veren masanın aksi gibi odanın tam öbür köşesinde olması gerekiyo, yatağın tavana falan taşınıvermesi yahut. Mekan denen şey de çok deli bişi, insan bi anda aynı yerdeyken başka bişi hissetmeye başlıyo eşyaların yeri değişince. Öyle zamanlarda mesela hep bi ders çalışmaya başlayasım, kitap yazasım, farklı ve yeni bişi yapasım geliyo. Yeni bi yere gitmek gibi galiba. Mesela buraya gelirken de içimde çok fazla yeni şey yapma isteği vardı. Geçti tabi şimdi, hayat bazen insanı tüm iyi niyetlerinden arındırabiliyo hırçınca. Her neyse, böyle bi vakitte işte ben de bir gökyüzüne bakayım dedim iyi geldi. Bazen gökyüzüne bakmak iyi geliyormuş insana öyle diyelim.


Ben küçükken benim için dünya çok büyüktü, büyüdükçe daha da büyüdü. Mesela ben küçükken izmir ve türkiye aynı şeydi. Türkiye derdim izmir'e, bi keresinde işte zonguldak'a gitmiştik. Dünyanın en ilginç şeyiydi benim için, daha önce hiç başka bi yere gitmemiştim. Sonra yıllarca bu gezi anımı türkçe derslerinde falan anlattım, kompozisyonlar, gezi yazıları falan yazdım. O anım baya bi işime yaradı yani, uzun süre kullandım. Sonra işte dünya izmir, zonguldak ve türkiye şeklindeydi. Tam yerlerini bilmesem de farklı şehirlerin isimlerini bilmek çok karizma bişi oldu benim için. Sonra büyüdüm, üniversiteyi kazandım, istanbul'a geldim. İstanbul da meğer gerçekmiş, orda insanlar varmış, o filmdeki yerler meğer burdaymış. Çok etkilenmiştim. Sonra bi gün bi yerde bazı insanların hiç deniz görmediğini duydum, bundan da çok etkilendim, bi de üzüldüm onlar için. Nerdeyse çeyrek asırı devirmeye yaklaştığım bir zaman da bodruma gittim. Bodrum da gerçekmiş, güzelmiş, ama o kadar çok şaşırmadım çünkü artık alışmıştım böyle şeylere. En azından türkiye'deki gezilerim pek az ve sayılı da olsa artık bana doğal gelmeye başladı. Ama içimde hep büyük bi heycan oluşuyodu başka ülkeleri düşününce. Sonra bi gün şirin'in blogunda barselona'yı gördüm. O günü de asla unutmam. Hiç inanmadım gerçek olduğuna. Sonra bi gün pınar defolup gitti, o gün de çok üzüldüm ama sonra böyle oraları falan gezerken o ben de bi heycanlandım. Yani ne biliyim mümkün geldi bana o an her şey, başka yerler var dünyada yahu dedim hakaten var yani yalan değil. Nedense buna inanmam çok zor oldu, siz anlayamazsınız o hissi, bir ben bilirim belki. Sonra memet italya'ya gitti, ne güzel bi yermiş o da, sonra tolga amerika'ya gitti, oha saatlerce uçuyosun ve iniyosun amerika, sonra holivud falan. Hepsi essahmış evet. Sonra memetle elbruz suriye'ye gitti, orda böyle sarı sarı şehirler varmış hakaten. O zamanlar artık başka ülkeler insanlar dünyanın farklı yerleri, tüm bunları teorik de olsa kabullenmiştim. Ama her gece rüyamda abuk subuk yolculuklar yapıp yok izlanda'ya yok fransa'ya gidip duruyodum ki bu aslında çok hüzünlü bi hikayedir dışardan bakıldığında.

En nihayet bi gün uçağa bindim de uçak böyle havalandı da sonra ben böyle istanbul'dan avrupa kıtasına doğru ilerlerken minicik ışıklar şeklinde kentler gördüm. Dünya orda aşağıda birbirine sınırları olan ülkeler şeklinde bişiymiş hakaten. O an böyle kalbim gümgüm attı, heycandan uyumuşum sonra. Sonra uyandım bir baktım Frankfurt'taymışız biz. Ayşegül kitapları gibi bişiymiş dünya, gezmek, görmek. Sonra bi uçağa daha binip Hannover'e doğru uçtum, o zaman bi de bulutların üstünden uçtuk böyle yeryüzü görünmüyodu, her yer bulut. Bulutların da aslında buhar gibi bişi olduğuna o an daha iyi inandım ama gene de sanki böyle pamuk gibiler gene de, yani uzaktan bakınca, yani ne bilim gene de öyle gibi, evet. Sonra işte burdayım ya. Bazen böyle bi saçma hissediyorum. Yani meğer burda da hava aynı kokuyomuş, insanlar aynı şekilde yürüyomuş, sokaklar falan aynı şeymiş, bakkal, su, ekmek. Hep bunlar aynıymış, sadece yeri farklıymış, bana çok ama çok farklı gelceklermiş gibi gelmişti. Şimdi düşünüyorum da belki bi gün gelcek ben hala işte "bi gün almanya'ya gitmiştim ben" diye anlatıyo olcam. Senelerce zonguldak gezimi anlattığım gibi. O zaman üzülürüm kendime, ama kıyamam da.

Belki işte bi gün o kadar çok gezerim ki ne biliyim artık bangladeş de tacikistan da hollanda da aynı derecede gerçek gelmeye başlar bana. İşte burası dünya falan derim, alışırım. Belki o zaman bu geceyi hatırlarım, yıldızları falan. O zaman gene çok daha küçükken yaşadığım başka bi günü hatırlarım. Erich von Daniken'in tanrıların arabaları kitabını annemden yalvar yakar alıp okuduğum o günü mesela tekrar yaşarım. Evrende katrilyonmilyonyüzmilyarlarca yıldız vardır diye okuyunca ter basmıştı beni, nası olabilir o kadar çok, nası olabilir falan demiştim, uyuyamamıştım falan. O kadar çok yıldız nası olur ki lan? dimi? Belki işte o zaman, dünya'ya çok çok daha alıştığım zaman, ülkeler, insanlar, başka diller, kültürler beni şimdiki gibi heycanlandırmadığı zaman ya da işte hepsini daha bir sindirebildiğim, kabullenebildiğim zaman, gene bu geceyi ve yıldızları falan hatırlarım da acaba aya çıkmak, marsa gitmek, uranüste gezmek nası bişi diye düşünürüm. Belki bi gün çok inat ederim de astronot olurum, o olmaz belki de belki kuyruklu yıldız olurum.

Kuyruk dedim de aklıma ne geldi. Bi gün ananem demişti kuyruk sokumu diye o ne demiştim bak işte buran demişti, göstermişti, buramızda kuyruğumuz varmış ama düşmüş. Oha, nası yani, demiştim, belki de ben kangruydum diye düşünmüştüm. Ara sıra biraz çok yiyince göbeğim şişince belki orda kesem var ondan diye düşünüyorum.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Klaimi Klaus - I

Kıyamet günü ile ilgili ilk bilgilerimi 1994 yılında bir Salı sabahı edindim. O sabah, karşı koşumuzun bodrum katını su basmış, yan evden ise beş ceset çıkmıştı. Annemin o dönemlerdeki en yakın arkadaşı Bayan Laters evden dört parça olarak götürüldü. Kadının başını bulmaları yaklaşık üç saat sürmüştü. Nedense Bay Laters kadını parçalara ayırdıktan sonra özenle kestiği başını klozete atmış ve kapağını kapamıştı. Polisler kedinin huysuz bir şekilde klozetin önünde dönüp durduğunu fark edince kapağı kaldırmışlar ve zavallı kadının kafası ile karşılaşmışlar. Kapağı kaldırdıkları an klozete fırlayan kedi ise alıştığı şekilde işemeye başlamış. Bayan Laters o an ne hissetti bilemiyorum ama büyük annem bunun kıyamet alameti olduğunu söylemişti. Onların inanışına göre kıyamet nankör bir hayvanın sahibine karşı gelmesiyle başlayacakmış. Bu durumda hikaye gerçekten de inandırıcı olmuştu benim için, nankör kedi sahibinin kesik başı üzerine işemişti.

Bay Laters karısını belinden ikiye ayırdıktan sonra alt kısmını da ortadan ikiye bölmüş. Kadının belinden başlayan iki ayrık bacağı ise öylece mutfağın ortasında duruyormuş. Bunları Jimmy anlattı bana, babası o dönem polis şefiydi. Bu olaydan sonra ise emekliliğini istedi.

Jimmy’nin anlattığına göre kızları büyük ihtimalle olaya tanık olduktan ya da olay sonrası bu korkunç manzara ile karşılaştıktan sonra bir sürü hap içerek intihar etmiş. Bay Laters kendini beynine sıktığı kurşunla öldürmeden evvel oğlunu vurmuş. Kızının intihar etmiş olması da olaylar sırasında evde olmadığını gösteriyor. Büyük ihtimalle yaşadığı bu korkunç şey karşısında ölmek istedi.

Belki de kız tüm olaylar olmadan önce ölmüştü. Bay Laters kızının ölü bedenini gördükten sonra ondan önce başarılmış bu göreve gülümseyerek bakmış ve odasından ayrılmış da olabilir pekala. Ancak evden çıkan beşinci ceset hakkında çok değişik söylentiler kulaktan kulağa yayıldı. Net bir söz söylenmedi; sadece olasılıklar ya da az bilinenler vardı ortada. Bazıları evden çıkan oğlanın yani Robert Raynolds’ın Elisa ile ilişkisi sonucu kızı hamile bıraktığını söylüyordu. Buna göre gençler durumu Bayan Laters’a açıklamak üzere eve gelmişlerdi. Bay Laters eve geldikten sonra evde büyük bir kavga çıkmış olacak ki kız odasına çıkıp bir dolu hap içerek intihar etmek istemişti. Kızını korumak isteyen ve onu savunan Bayan Laters öfke dolu kocasının kurbanı olmuştu. Daha sonra kızının ölü bedeni ile karşılaşan Bay Laters iyice delirmiş ve Robert’ı vurmuş sonra da oğlunu ve kendini vurarak bu utançtan kurtulmak istemişti.

Tabi ki bu hikaye Robert’ın neden Elisa’nın yanında değil de Arnold’ın yanında bulunduğunu açıklamaya yetmiyordu. Zaten aylar sonra Jimmy’nin babasından duyduğuna göre Elisa’nın otopsi sonrası hamile olmadığı, aksine kızın bakire olduğu ortaya çıkmıştı. Tabi ki bu gerçeğin yayılması zaman aldı. Önce bunları büyük anneme anlatmam onun da tüm duyduklarını yavaş yavaş diğer komşulara yetiştirmesi ve ne yazık ki birkaç hafta geçmeden bunları Jimmy’nin annesinin duyması, eşine anlatması ve Jimmy’nin de bir güzel dayak yemesi gerekti. Sonuçta bu hikayeden daha geçerli bir şekilde dilden dile dolanacak olan diğer hikaye de yayılmaya başladı.

Buna göre zaten Robert denen çocuk tekin biri değildi. Laters’ların evine girip çıkarken görenler olmuş Arnold ile de yakın arkadaş oldukları zaten başından beridir belliymiş. Bu konuda bizim şahitliğimizi de kullanan büyük annem hikayeyi anlatırken her seferinde bizim okulumuzda okuyan bu iki oğlanın garip arkadaşlıkları hakkında söylenenleri eklememiz için bizi kadınların yanına çağırmaya başladı. Robert ile Arnold aynı yatakta ölü bulunduklarında durum hakkında kimseye bilgi vermeyen polisler de zaten şüpheleri doğrular nitelikteydi. Bu ahlaksızlığın kutsal kitapta büyük bir sel ile cezalandırıldığını savunan büyük annem yine aynı sabah karşı komşunun evini su basmasını da bu şekilde yorumluyordu. Bazı kadınlar ise sel olayını başka şekilde yorumlarken yangın ve ateşten bahsediyorlardı. Her ne olursa olsun o gün eve gelen Bay Laters büyük ihtimalle oğlunu ve o çocuğu aynı yatakta bastıktan sonra bir öfke krizi ile ikisini de vurmuştu. Daha sonra karısı ile tartışan adam karısını suçlamış olmalı ki kadını balta ile parçalara ayırmıştı. Çocuklarına bütün o garip fikirleri aşılayan kafasını da bir güzel ayırıp klozete atmış olmalı. Elisa ise önceki hikayedeki gibi eve gelip olayları gören ve intihar eden kız rolünü üstleniyordu bu hikayede.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Pardon, bakar mısınız?


Bugün krançi fıstıkezmemi yerken aklıma ne geldi blog, ben de şaştım kaldım adeta, evet, sana söylemesem dayanamamdı, yapamamdı, olmağdı.
Neyse onu boş ver de buralarda sıkıldım ben. Herkes bir değişik, hayır ben de severim değişikliği, onla ne alakası var şimdi, değişik derken, yani tamam belki de yanlış kelimeyi seçtim, herkes bir alman, oldu mu?

Ya şimdi onları bırak da burda 350 gramlık insan gibi bir ekmek yok be blog, biliyorum zaten türkiye'de de normal ekmek almıyodum pek, her lafa bir cevabın var, ama ne biliyim sonuçta özlüyo insan ekmeği, yooo, ne alakası var, of çok saçmaladın şu an, biz hep yerdik küçükken, evet gayet, o senin sorunun.

Neyse ya bi de çok moralim bozuk dinamomun teli koptu, sora zaten pek dayanamadı yolda kendini atıverdi arka tekerden, tam yolun üstüne çat diye düştü, ya yok üşendim almadım, evet şu an ışıksızım yollarda, hıı evet bi de öyle bişi varmış ama ne kadar bilmiyorum zaten ilk cezamı yedim geçenlerde merkezde biliyosun, nası be, yooo anlattım, hayır gayet anlattım, ya of çok da bişi diil yahu, ya işte merkezde binmek yasakmış dükkanlar varmış insanlar varmış allah mafazaçoktehlikeliymiş, ya of evet ya, ben de aynen öyle dedim gel dedim bi türkiye'ye abla dedim, hıı evet kadın polis, iki tane tombiş kadın polis, yaaani pek fark etmiyo aslında sonuçta para ödüyosun, ya aslında 10'muş da bize 5 kestiler, hıı, murad'la.

Ya bu arada onun da tekeri patlamış ben de bugün okul dönüşü yolda cam kırıkları vardı üstünden geçtim biraz sakat bizim buralar, aman bırak ya ne avrupası hepsi sikko, içip içip şişe kırıyolar tek eğlenceleri bu, yooo, gayet de sıkıcı yani, bi kere soğuk, sonra türkiye'ye gel memeler meydan, haklılar tabi, hakaten ya ben de dönüşte çıplaklar kampındayım, açılıcam, türk açılımı yapıcam.

Bilmiyorum ya, bilmiyorum böyle bi garip yani içim, işte çay güzel, neyse ki çay var sallama falan da zaten ben biliyosun demlemeye üşenen bi insan oldum daima, aman aynı şey bence ya, ben demleme çaya karşıyım şu an tamam mı, ne hohoho, yaa sorma sen çok değişmişsin, aman nası değişmişsin anlatamam, iyi.

Ya bi de sanırsam dünyadaki en güzel şey insanın evi ya, dimi, böyle mahallen falan kendi bakkalın falan, bi de her naber diyene gut alles gut falan dememe lüksü falan, amaan ne biliyim ya falan diyebilmek, sıçış sıçış falan haha dimi, ya da ne biliyim ya proje ya of ya falan demek mesela günaydın yerine ahaha, evet ya okulu bile özledim, bilmem, belki, aman umrumda değil ya, e biliyorum tabi ki, iyi de aman ben pişman oldum vay vatanım canım vatanım diye mi gezicem yani, şu an yine saçmaladın, yoo yani işte aslında güzel de bişimiş onu fark ettim, sağol, hıhı o senin farkındalığın, bilmem sence?

Ya neyse yatalım bence, gururdan mı nedendir artık, e sen gel kendini alt edersen?

8 Kasım 2009 Pazar

One dove

Sevgili blog biliyosun su dünyada insanlardan çok cekmisimdir hep de söylerim yahu insanlar ne sinir derim gudubetimdir. Evet.

Su dünyada etrafımdaki tanıdığım insanları şimdi bir kenara ayırıyorum çünkü onların derdi benle ama hani iyi niyet sevgi merak dostluk böyle şeylerle ilgili iste onları bir nebze olsun affediyorum bir sonraki Emre kadar. Aytaç Emre yazinca büyük harf yapıyor bence Emre ye aşık. Neyse

Ama iste sevgili blog su dünyada iğrençlesmeyi en iyi bilenler kimler biliyor musun? The others tabi ki. Onlar, digerleri, hicbirbokbilmeyenler. Sadece ağzı gotu bacağı bir blogu postmodern mide bulantisi hayatları olanlar. Her şeyi Hıncal Uluç gibi eleştirenler. Hele hele hiç bilmedikleri konularda ahkam kesenler. Ha bir de seyler var mesela: böyle her konuda çok duyarlı olan insanlar. Tüm ayrımcılıklara karsı çıkanlar oha ya en çok onlar tarafından ayrıldım su dunyada, esseginkini yesin onlar lütfen.

Herkes öyle korkutucu ki bazen. Ne bileyim ben hep şakasına yasıyoruz sırf itligine beraberiz çünkü Çiğdem yemeye bayılıyoruz gibi yasıyorum. Hep demeyelim de yani genelde. Ne biliyim icimde bir ergen yok her seye tukuren. Elit duran bir morin olmamak lazım hayatta ya da ne biliyim vejeteryan olduğunu göstermek için parçalanan inek videoları paylaşmamalı genc bir beyin. Elektronik müzik sevenler elektrikli testere ile ilgili yorumlar yazmamalı bloglar bloglar boyunca. Eksisozluk yazarlari bile aslında ne kadar salak özellikle yeni donem mesela

Of su an yeni şairlerden yeni ateistlerden yeni yazarlardan yeni geylerden yeni vejteryanlardan yeni annelerden yeni aşıklardan çok tiksindim.

Hayat eski çizgili bir kazak kolları hafifçe kısa gelen yada geceyarısı copte bulunan koca bir ayna yada bilemedin kocaman bir mezarlık yağmurlu bir günde. Siz değilsiniz hayat hicbirseyolmadigihaldecokbirseymisgibigezipcakasatanlar. Sizden orospu bile olmaz.





- Aytaç