15 Kasım 2009 Pazar

Koşulları varsa ihlal edilmeden feshediniz

Az önce naptım, bahçeye açılan kapıyı açıp çimlere oturup gökyüzüne baktım. Gökyüzünde yıldızlar falan, yıldıztakımları, biz böyle hepsini aynı düzlemde sanırken aralarında aslında yüzmilyon ışık yılı uzaklıklar var, evet. Gökyüzüne öyle bakınca, bi an sanki baharmış gibi geldi bana. Hava da pek soğuk değildi nedense, bi de kulaklıklarım vardı müzikli, o zaman daha bi pırıl pırıl oluyo gökyüzü. Yıldızlar güzel şeyler, özellikle de gözüküyolarsa, büyük şehirlerde genelde hep bi pus vardır, bulut vardır pek görünmezler de böyle bodruma, antalyaya falan gidince, tatil zamanları falan pek bir güzel görünür gökyüzü, hatta dikkatli bakarsanız samanyolu bile görünür. Ne çılgınca bişi.

Bugün bir de naptım, odamın şeklini değiştirdim. Oda denen şey, ev gibi, çok güven dolu, çok bilindik. Ama bazen o bilindik his insana fazla geliyo, yani sürekli sizi koruyan anne babanız gibi mesela. Böyle bi an olsun ordan kopmak istiyo insan, o zamanlar insana güven veren masanın aksi gibi odanın tam öbür köşesinde olması gerekiyo, yatağın tavana falan taşınıvermesi yahut. Mekan denen şey de çok deli bişi, insan bi anda aynı yerdeyken başka bişi hissetmeye başlıyo eşyaların yeri değişince. Öyle zamanlarda mesela hep bi ders çalışmaya başlayasım, kitap yazasım, farklı ve yeni bişi yapasım geliyo. Yeni bi yere gitmek gibi galiba. Mesela buraya gelirken de içimde çok fazla yeni şey yapma isteği vardı. Geçti tabi şimdi, hayat bazen insanı tüm iyi niyetlerinden arındırabiliyo hırçınca. Her neyse, böyle bi vakitte işte ben de bir gökyüzüne bakayım dedim iyi geldi. Bazen gökyüzüne bakmak iyi geliyormuş insana öyle diyelim.


Ben küçükken benim için dünya çok büyüktü, büyüdükçe daha da büyüdü. Mesela ben küçükken izmir ve türkiye aynı şeydi. Türkiye derdim izmir'e, bi keresinde işte zonguldak'a gitmiştik. Dünyanın en ilginç şeyiydi benim için, daha önce hiç başka bi yere gitmemiştim. Sonra yıllarca bu gezi anımı türkçe derslerinde falan anlattım, kompozisyonlar, gezi yazıları falan yazdım. O anım baya bi işime yaradı yani, uzun süre kullandım. Sonra işte dünya izmir, zonguldak ve türkiye şeklindeydi. Tam yerlerini bilmesem de farklı şehirlerin isimlerini bilmek çok karizma bişi oldu benim için. Sonra büyüdüm, üniversiteyi kazandım, istanbul'a geldim. İstanbul da meğer gerçekmiş, orda insanlar varmış, o filmdeki yerler meğer burdaymış. Çok etkilenmiştim. Sonra bi gün bi yerde bazı insanların hiç deniz görmediğini duydum, bundan da çok etkilendim, bi de üzüldüm onlar için. Nerdeyse çeyrek asırı devirmeye yaklaştığım bir zaman da bodruma gittim. Bodrum da gerçekmiş, güzelmiş, ama o kadar çok şaşırmadım çünkü artık alışmıştım böyle şeylere. En azından türkiye'deki gezilerim pek az ve sayılı da olsa artık bana doğal gelmeye başladı. Ama içimde hep büyük bi heycan oluşuyodu başka ülkeleri düşününce. Sonra bi gün şirin'in blogunda barselona'yı gördüm. O günü de asla unutmam. Hiç inanmadım gerçek olduğuna. Sonra bi gün pınar defolup gitti, o gün de çok üzüldüm ama sonra böyle oraları falan gezerken o ben de bi heycanlandım. Yani ne biliyim mümkün geldi bana o an her şey, başka yerler var dünyada yahu dedim hakaten var yani yalan değil. Nedense buna inanmam çok zor oldu, siz anlayamazsınız o hissi, bir ben bilirim belki. Sonra memet italya'ya gitti, ne güzel bi yermiş o da, sonra tolga amerika'ya gitti, oha saatlerce uçuyosun ve iniyosun amerika, sonra holivud falan. Hepsi essahmış evet. Sonra memetle elbruz suriye'ye gitti, orda böyle sarı sarı şehirler varmış hakaten. O zamanlar artık başka ülkeler insanlar dünyanın farklı yerleri, tüm bunları teorik de olsa kabullenmiştim. Ama her gece rüyamda abuk subuk yolculuklar yapıp yok izlanda'ya yok fransa'ya gidip duruyodum ki bu aslında çok hüzünlü bi hikayedir dışardan bakıldığında.

En nihayet bi gün uçağa bindim de uçak böyle havalandı da sonra ben böyle istanbul'dan avrupa kıtasına doğru ilerlerken minicik ışıklar şeklinde kentler gördüm. Dünya orda aşağıda birbirine sınırları olan ülkeler şeklinde bişiymiş hakaten. O an böyle kalbim gümgüm attı, heycandan uyumuşum sonra. Sonra uyandım bir baktım Frankfurt'taymışız biz. Ayşegül kitapları gibi bişiymiş dünya, gezmek, görmek. Sonra bi uçağa daha binip Hannover'e doğru uçtum, o zaman bi de bulutların üstünden uçtuk böyle yeryüzü görünmüyodu, her yer bulut. Bulutların da aslında buhar gibi bişi olduğuna o an daha iyi inandım ama gene de sanki böyle pamuk gibiler gene de, yani uzaktan bakınca, yani ne bilim gene de öyle gibi, evet. Sonra işte burdayım ya. Bazen böyle bi saçma hissediyorum. Yani meğer burda da hava aynı kokuyomuş, insanlar aynı şekilde yürüyomuş, sokaklar falan aynı şeymiş, bakkal, su, ekmek. Hep bunlar aynıymış, sadece yeri farklıymış, bana çok ama çok farklı gelceklermiş gibi gelmişti. Şimdi düşünüyorum da belki bi gün gelcek ben hala işte "bi gün almanya'ya gitmiştim ben" diye anlatıyo olcam. Senelerce zonguldak gezimi anlattığım gibi. O zaman üzülürüm kendime, ama kıyamam da.

Belki işte bi gün o kadar çok gezerim ki ne biliyim artık bangladeş de tacikistan da hollanda da aynı derecede gerçek gelmeye başlar bana. İşte burası dünya falan derim, alışırım. Belki o zaman bu geceyi hatırlarım, yıldızları falan. O zaman gene çok daha küçükken yaşadığım başka bi günü hatırlarım. Erich von Daniken'in tanrıların arabaları kitabını annemden yalvar yakar alıp okuduğum o günü mesela tekrar yaşarım. Evrende katrilyonmilyonyüzmilyarlarca yıldız vardır diye okuyunca ter basmıştı beni, nası olabilir o kadar çok, nası olabilir falan demiştim, uyuyamamıştım falan. O kadar çok yıldız nası olur ki lan? dimi? Belki işte o zaman, dünya'ya çok çok daha alıştığım zaman, ülkeler, insanlar, başka diller, kültürler beni şimdiki gibi heycanlandırmadığı zaman ya da işte hepsini daha bir sindirebildiğim, kabullenebildiğim zaman, gene bu geceyi ve yıldızları falan hatırlarım da acaba aya çıkmak, marsa gitmek, uranüste gezmek nası bişi diye düşünürüm. Belki bi gün çok inat ederim de astronot olurum, o olmaz belki de belki kuyruklu yıldız olurum.

Kuyruk dedim de aklıma ne geldi. Bi gün ananem demişti kuyruk sokumu diye o ne demiştim bak işte buran demişti, göstermişti, buramızda kuyruğumuz varmış ama düşmüş. Oha, nası yani, demiştim, belki de ben kangruydum diye düşünmüştüm. Ara sıra biraz çok yiyince göbeğim şişince belki orda kesem var ondan diye düşünüyorum.
Yorum Gönder