29 Ekim 2008 Çarşamba

F for Fuck

Ne garip öyle alta yazıvermişler B=Kalın, I=Yatık, P=Yayınla, D=Taslak.

Peki ya H ye bassak ve her şeyi bir huşu ile temizleyiversek, bir Y ile iki seçenek sunsak kendimize, C ile sağa dönsek, B desek ve tavana çarpıp tangır tungur geri düşsek. A ya basıp anamızı avradımızı, G ye basıp gelmişimizi geçmişimizi, yapmıyolar mı ha yapmıyolar mı? Bir de diyorum ki mesela bir ESC tuşu olsa basıp basıp kaçıversek. Bir F1 yakınlığında olsa arkadaşlar, sol serçe parmağımızın altında. Götümüzü yayıp yayıp oturduğumuz bir Home tuşu olsun, Delete'e de basar onu bunu siliveririz. Sili sili veririz. (Silly me, how silly silly me.)

Sana 5e basıp yüzdeler sunamam 8ler ve 9lardan parantezler açarım sadece mütemadiyen. Her dediğimi bir iki kere daha iyicene anlatmak için tırnaklar açarım taksimler koyarım aralara. Scroll scroll hayat scroll canım hadi. Bir shift gibi gereklidir anlayış. O yokken bütün hayat bir F klavye gibi bana.

28 Ekim 2008 Salı


To look life in the face, always, to look life in the face and to know it for what it is. At last to know it, to love it for what it is, and then, to put it away.

V.W.

24 Ekim 2008 Cuma

Yek ya, nerden belli ?

Karara vardık sayın yargıç. Bu adamın kalbi yetersizdir. Seviyor, ancak sevgisi beş para etmez.
Prior
Angels in America

Pek Sevgili Arkadaşım,

Öyle sırtımızı büküp beklemek ne garip, sırtımızı dayıyacak birini aramak da öyle. Evet biliyorum canım bir keresinde demiştin: insan çadır değil ki. Gel gör ki biraz çadırlaşır olduk zamanla. Evet köşelerimizden çekip yere çivileyecek bir şey arar olduk. Tepeyi dik tutacak bir destek arıyoruz falan aman çekirgeler girmesin içeri. Sen, ben, biz işte böyle bir şeyler mi arar olduk ne? Bir şeylerin daha mı farklı olduğunu sandık bir şeylerden? Değil heralde, dimi, yok değil değil bu öyle bir şey işte bırak bu sefer desene arada. Arada sık sık kullandığımız o kelimeleri kullanmasak ya, ne zamandır yapmıyoruz bunu. Kendimize yetiversek ya birazcık, ne güzel halbuki kendi kendine yetivermek. Bazen kendi kendine sarılmak, işaret parmağınla dokunmak dudağına falan. Bir salatalık soyacağı gibi fırt fırt soymak istiyorum bütün kurumuş kabuklarımızı. Unutmaya mı başladık bazı şeyleri yoksa o kabukları böyle çekiversek gene kanar mı?

Niye ki böyle, neden falan? Keşke patlak vermese 5-10 cümlede bir türkçem. Hanilerimi falanlarımı iştelerimi gibilerimi kaçırıversem ama yok yok ben beş hani üç gibiyle sana derdimi derim. İşte öylelerimden sen anlarsın. Hani işte böyle bişiler oldu ya hani, aslında işte pek de o hani o zaman gibi bişi değilmiş gibi bişi bu, dimi? Belki de arada bir gelir gider, belki de evet içimizde bir mozambikli var, bir somalili falan; aç. Halbuki o zaman sen demiştin yok demiştin değil demiştin ben de pek tabi demiştim sen öyle diyorsan demiştim. Ya da hani başka bi zaman ben demiştim öyle bişi demiştim yok yok, merak etme demiştim. Bu yalanlarımıza inanıyoruz ya, hani evet uyanırım yeminle deyip gözümüzü açınca küfrediyoruz. Bazen bu kandırmacalarımıza da mı ihtiyacımız var diyosun? Bana bak sen öyle bişiler diyosun, ağzında geveliyosun ama ben anladım seni. Sana sarılınca hatırladım geçen gün sana hiç sarılmadığımı, pek mi gudubetiz birbirimize bilmem ki? Sebepsiz yere de sarılmaz insan ama belki de çok sebepsiz kaldık biz. Evet bilakis çok amaçsız da kaldık biz. Bazen sol yanımızı almışlar gibi hayat. Solumuzda böyle bir gazete kağıdı var örtülmüşüz gibi. Kurtlanmaktan korkuyorum.

Pek sevgili arkadaşım, sen şimdi uyuyor olmalısın, seni uyurken düşünebiliyorum, ama saatler sonra ne yapacaksın bilemiyorum. Şaşmayalım, ben ne yaparım onu da bilmiyorum. Ama nedense bir huzurla karışık güven var içimde. Hani sen sensin ben de ben, biz böyle bir biziz ya. Bu bokun altından da kalkarız, kıçımızı siler yürürüz; dimi? Evet evet, sen "müstehzi" bir şekilde güldün, evet der gibi başını salladın, gerdan kırdın. Ben anladım. Yine de diyorum ki daha çok inmeden yukarı çıkıp bi nefes alalım.

17 Ekim 2008 Cuma

to shut yourself up would be the hugest crime of them all


açman gerek, kendini dilimlemen. yırtman lazım dudak kenarlarını; bütün derini bir çırpıda çıkarabilmen; kirpiklerini yolman, tırnaklarını koparman; sırtından bir çentik açıp karnına kadar çekmen. bütün organlarını tek tek dökmen de lazım, hepsini oraya buraya fırlatman. bacaklarını da yüzmelisin, ayak parmaklarını soymalısın. bazen patlatmalısın kendini. gezegenler gibi olmalısın. nefes almayı kesmen gerek, susamak ve acıkmak da olmamalı. bütün hepsini bir pudingin kabuğu gibi kaldırıp atmalısın ya da yoğurdun kaymağı gibi. hepsini minik buzdolabı poşetlerine koyabilirsin ya da geniş mavi torbalara. yumuşak sıcak morumsu birikintilere benzeyecektir onlar. yüklenip atabilmelisin, kaldırıp fırlatabilmelisin belki duvarlara doğru sıçrayacaksın biraz. bırak; sıçrayasın. yalnız ne yaparsan yap kemiklerini kırmayacaksın.

10 Ekim 2008 Cuma

kokulu beyin

İlkinden yirmi üç ikincisinden on bir gün sonra pek sevgili karabasanım geri döndü. Belki de bana bir şeyler söylemeye çalışıyodur, bilmiyorum, ama neden o zaman "azcık kay, uyuyon mu, du bak bişi dicem, dinle bi" demiyo? neden abuk subuk sesler çıkarıp üzerime çıkıyo, nefesimi tıkıyo? ben bunu hakedicek naptım diyorum üzülüyorum, kırk saat kendime gelemiyorum. yine de insan bi noktadan sonra karabasanını bile sever hale geliyor - mücahit en yakın zamanda yine bekliyorum desem şimdi inanır da gelir mi yarın? sanki öbürküne pek bir güzel geçecek vakit, hiç öyle kasılmalar, uyanamamalar, kıpraşamamalar olmayacak, sanki çiğdem çıtlıyıp darı haşlıycaz, çapıtçı gezip gazoz içicez. öyle bir senli benli olduk - ahretliğim vallağ.

yanı sıra yine de güzel bir gündü. yıkandım, böyle yıkıyıverdim kendimi, bir garip hastalık aktı üstümden sanki. azcık boğazlarımda kaldı acısı ama o da gider yakında - o da gider mi be - herkesler mi gider. sonuçta bir karabasana tav oldun onur - geberme. böyle saçları taramayıp kendi haline bırakmak ne güzel. sonra şöyle bi kafa sallayıp şampuan kokusu almak hele. koku demişken bugün yine üzerimi çıkarırken bi süreliğine - kısa bi anlığına - o kokuyu duydum. eski evimin - eskilerin - kokusunu. güzel kokuları severim de bu koku güzelden başka bir şey - bu kokuda bir şey var ondan içeri - insanın koku hafızası diğer tüm bildiklerinden daha kalıcı nedense. bi de bi koku vardı atletler, tişörtler öyle kokardı - belki vernel lavanta - huzur veren, sevgi kokusu. (ayunmundo masaya- otromundo masaya ?) ve hatta ve hatta: tirinişe çitam bayım benyam tutarona - trişe çitem bayım benyam tutarona / tirin tapet zambati emi markunyam du sa küreeeeyin ooo.

evet evet tam o.

9 Ekim 2008 Perşembe

Yalnızlıktan öleceğim, biliyorum.
Yalnızlıktan öleceğim, eminim.
Pek sevgili arkadaşım, yakında başlayacaksın, yeniden sevmeye
Yeniden sevmeye.
Devendra Banhart - My Dearest Friend

euil og ton deivir - mei bleim deimir


Relax / take it easy / for there is nothing that we can do.

7 Ekim 2008 Salı

Güzel Dilekler





J'aimerai voir notre échec
Face à face à un beau jour
Détailler sa personne,
En cerner les contours
Et dans l'ambiance un peu crue
D'une ville en été
Lentement m'éloigner
Pour ne plus le croiser

5 Ekim 2008 Pazar

hiç ummazdım oldu - sonbahar'da


sevgi sunulacak sana /üstüne düşülecek / sevgi sunulacak sana / buna güvenmelisin / belki senin kendininkini sunduğun kaynaklardan değil / belki bakıp durduğun yönlerden değil / döndür başını bir etrafa / o her tarafta / her şey sevgi dolu / her yanında / her şey sevgi dolu, yalnızca sen almıyorsun / her şey sevgi dolu, telefonun ahizesinden düşmüş / her şey sevgi dolu, kapıların kapalı sıkı sıkıya / her şey sevgi dolu
björk - all is full of love


yemek yemeyi unutmak ilginç bir şey gibi gelir bazılarına, bi de mesela tuvaletini yapmayı da unutur bazen insan - mesela mario oynarken - ya nası olur deli misin derler. anlamam onları. sorarım, "o değil de" derim, insan bazen etrafını unutmaz mı. hani işte sevenlerini sevdiklerini. ya da bazen işte hiç bir araya getirmeyiz sevdiklerimizle kötü kelimeleri. kanser bana hep uzak bir terimdir. bir tek kağıt üzerine "ca" yazan bir doktor görsem o zaman kanser olduğunu bilebilirim. kanser filmlerdeki iyi karakterlerin hastalığıdır. kanser daha çok filmlerde olur bir de arkdaşların uzak akrabalarında ya da tanımadığımız sohbet konusu kimselerde olur, konusu geçer. aids de film konusudur. bir gün bir lezyonla uyanmadıkça filmlerde kalır - kalacaktır. bitlenmek çocuklukla ilgilidir, kalabalık ilkokul sınıflarına aittir - uyuz da uygundur bu kategoriye - o dönemden sonra bir daha uğramaz insana. şimdi bu bikaçını sokmayız aklımıza, akla gelmez, düşünülmez, tasavvur edilmez bunlar. bize uğramazlar, sevdiklerimize sokulmazlar. bazen unuturuz işte bunları. sonra hayat bi an "o değil de" der, hatırlatıverir. kanseri değil de şekeri, aids değil de böbrek taşını... bir an hayat, pek sık konuşmayan ama laf etti mi de büyük laf eden gözlüklü bi muhasebeci gibi lafını söyler.


evet işte ne kadar sıklıkla unuturuz bunu, onun bize de gelebileceğini, o krizin bizi de vurabileceğini, o yönetimlerin bizi de bulacağını falan. bazen bi durup şükür demek gerekir. olanı sevmek, olana sarılmak. bir gün babamla hınca hınç kavga ettikten sonra yatmıştık, gece deprem olmuştu. sonra koşarak birbirimize sarılmıştık. aklıma geldi şimdi. bununla temelde bağlantıları var aslında ama o ilginç benzetmeleri yaparak bunu belirgin bir örnek haline getirmeyi düşünmüyorum. düşününce biraz anlaşılıyo.


demem o ki etrafımızda her gün göre göre görmez olduğumuz şeyler var. yüzümüzde bakıp durmuşluktan kavrayamadığımız yamukluklar, defterlerimizde aranmamaktan küsmüş isimler var mesela. bi de işte dedigi gibi her şeyin altında sevgi var. görmediğimiz, hissetmediğimiz, unutabildiğimiz sevgilerimiz. çok ipek ongun belki ama onun sesiyle değil en sevdiğiniz kimsenin sesi ile okumanızda yarar var.