25 Aralık 2008 Perşembe

Kar yağsın istiyoruz

Kar yağsın istiyoruz artık. Gerekli merciilere bildiriniz.

23 Aralık 2008 Salı

portakal, orda kal.


bugünü not düşmek lazım, az önce portakal yedim. gayet kalktım, gittim içeri mutfağa daldım, daha evvelden almış olduğum 2 adet portakaldan birisini - ki diğerini daha önce yemiştim bu hafta içinde - bi güzel soydum yedim. çok korkuyorum. yakında cidden limon sıkıp roka yemekten, brokoli salatası falan yapmaktan korkuyorum. o yüzden bu hafta yalnızca kuru ekmek, makarna, hamurişi bişiler yemeliyim. bünyem buna alışık değil; aynı hafta içinde iki adet portakal ne demek yarebbi?

ayrıcana aklıma gene şu geldi: eskiden, küçükkene, portakal suyunu sevmezdim. çünkü hazır portakal suyu denen illet böyle garip bi tat bırakır insanın ağzında. böle bıyk falan derdim içince. halbuki fişne suyu öyle değildi. bütün çocukluğum ve ergenliğim süresince yalnızca fişne suyu içtim. zaten kola olsun gazoz olsun bu tür gazlı ve popüler içeceklere karşıydım. annemler kolilerle fişne suyu alırlardı eve. fişne suyunun tadı güzeldi o zamanlar benim için. en azından o garip buruk tat yoktu onda. ancak sonradan kavradım ki aslında bunun nedeni zaten portakalın gerçeğini sıkıp içmişliğimizin olmasıydı. gerçek-portakal-meyvesini sıkıp böle lıklık mideye indirmiştik pek çok kez. onun gerçek tadını biliyordum. o yüzden de o suni, paketlenmiş portakalın suyu bi garip geliyodu bana. fişne suyunu da zaten hep o paketlenmiş hali ile bildim. hiç bi zaman fişne alıp da suyunu sıkmadık, içmedik. meğersem portakal suyuna olan uzaklığım aslında onun gerçek tadını bilmemden, fişne suyuna olan yakınlığım ise onun gerçek tadını bilmememden ileri geliyordu. zaten yıllar geçti ben de değiştim. fişne suyunu içemez oldum. kola, gazoz desen zaten "yaw çok güzelmiş" arkadaşım.

sonradan şunları da kavradım ki eskiden çok sevdiğim o püsküüt kek gibi paketlenmiş ürünlerin de hep böyle sinir bozucu bi tadı var. çünkü ben kek kurabiyenin hasını, essahını, ev yapımını yemiş bi insanım. o güzel kekleri yedikçe, paketlenmiş market keklerinin içindeki o iğrenç tadı da daha çok hisseder oldum. senelerce annemin elinden içtiğim mercimek çorbasını ilk kez hazır olarak alıp yaptığımda yaşadığım hüsran da yine bundanmış. demek ki hep hazırını içtiğim domates çorbasını çok beğenip de mercimeğin hazırını sevmemem evde gerçekten mercimek çorbası içtiğimden fakat annemin hiç domates çorbası yapmamış olmasından kaynaklanormuş.

her şeyin essahı daha güzelmiş. bunları hep yeni yeni kavrıyorum. "taklit, mış gibi, paketlenmiş, hazır, ambalajında, annenizinki gibi" ürünler hep bir kandırmaymış. ancak yine de benim kalkıp portakal yemem hiç hayra alamet değil. şu an tekrar bi yabancılaştım.

17 Aralık 2008 Çarşamba

korsesiz de yaşayabilmek mümkün; ama ne gereği var


love is like a bottle of gin
but a bottle of gin is not like love

hayat böyle mavi bi hırka ya da siyah bi saç gibi güzel, beyaz bi gömlek ya da büyük mermer bi taş gibi heycanlı. birazcık istetiyor sürekli, her gün birazcık daha. hafifçe ısırılan dudaklar gibi bişi bu, tam kulak arkasından boynun ön bölümüne doğru inen pürüzsüz yerler gibi azcık daha, azıcık daha dedirten bir yanı var. kendine has kokusu olan yerler gibi her noktası başka bi kabullenişle dolu. daha ne gibi derseniz, ilk kez öpülen göz kapakları gibi, derim böyle titrek ve yumuşak ya da öpülen bi kulak memesi gibi kendi halinde ve sevimli.

hayat böyle whopper'dan alınan ilk ısırık ve hüpletilen ilk gazlı içecek gibi memnuniyet dolu (artık reklam vermemeye karar vermek) ve benim gibi biraz leyla (hemen öncesinde zaten reklam vermiş olmak). bi de terleyen avuç içleri, içe çekilen kaçamak nefeslerle dolu; sarımsaklı mayonez ve pattes kızartması, güneş kremi ve ton balıklı salata, doris day ve ruck hudson gibi bi ayrılmazlık var hayatta, bir bütünlük bir oluvermişlik, uyuvermişlik, tastamamlık.

yine de hayat bi usb kablosu gibi iki kere düşündüren cinsten, tamam, kabulümdür; hep ikinci denemede oturur gediğine. hayat quattro formaggi gibi "beh duzlu" olabilir, ekşiyen suratlar, düşen yüzler, kıymık girmiş gibi inliyenler gördüm, bu da kabulüm. yere yakın götler göğe yakın kaşlar da var, nolcağdı yarraam, bir gülriz sururi değil hayat, sen de çok şey isteme. ama bir naneli çikolata, bir tarçınlı kurabiye, bir robdöşambr kadar fuzuli onu kabulümdür diye sarabilmek. samver ovır dı reynbov'suz bir oz , kırmızı pabuçsuz dorothy ve pek tabi garland'sız bir minelli olmayacağı gibi basursuz bir hayat da imkan dahilinde değildir gudubet-olmaktan-kendini-alamayan-ferişteh-gizli-göbekliler.

kendimi teslim etmek istiyorum krem karamellere. bir de diyorum ki sık sık şu günlerde, noğlur noğlur noğlur !

14 Aralık 2008 Pazar

Kutumdan büyük çıksın istiyorum!


Bir mükemmel yaz gelsin artık. bir yaz gecesi rüyası olsun her şey falan. saçlarımız jöleli gibi ıslak, burnumuz yanık, tişörtler tiril, terlikler şilop, kumlar olsun. akşam ılık olsun kumlar, burdan uzak bir yere yaz gelsin, biz de gidelim. Öyle boşa ki her şey böyle baktıça gülüyorum. Şu geçen seneler içinde yaptıklarımıza bakıyorum, hakaten yapmasak da olurdu be. Hiçbişeye katkımız yok. Evet arkadaşım, arkadaki, ben mi diyen, seni de kastediyorum. Hiç gocunma.

Amma kimselere de kızamıyorum hatta diyorum ki, yahu anlayın artık. Bizden anca 'summerboys and girls' olur. Gidelim bir sahil kıyısında geberene kadar bronzlaşalım. Var mısın yok musun adeta.

Ben de öyle hissetmiştim zaten :)

12 Aralık 2008 Cuma

baryam baryam

ilke ilter



saçlarımla uğraşırken aklıma geldi, ananem ne zaman ölmüştü? bütün hayatım boyunca en çok korktuğum şeydi ananemi kaybetmek. aslında birisini kaybetmek galiba. ya bugündüyse oldum şimdi, belki de bugündü geçen sene? 2 sene olmuş olamaz heralde. gerçi 11 eylül saldırıları olalı 7 sene olmuş, 17 ağustos depremi olalı 9 sene geçti. zaman falan hakaten hızlı geçen bişi. ama bunu bu şekilde unutuvermem de garip. halbuki böyle olmaz diye düşünmüştüm. belki de daha kabullenmedim. öyle pizkalajik bişi diil bahsettiğim. sadece ben görmedim, orda değildim, mezarına gitmedim. mezar ne kötü bişi, birden bire bi taşın üstünde çok sevdiğin birinin adını okumak. o zaman daha inandırıcı sanırım. ben onu yapamadım. yapmak da istemiyorum. halbuki mezarlıklar güzeldir, sessiz sakin, yeşil, hep yağmurlu gibi. ne biliyim işte gidip bi taşın kıyısında durmak çok korkutucu eğer o taşın altında sizden bişi varsa. bazen düşününce ananem yaşıyo gibi. ama son zamanlarında ya da son yıllarında yaşadığı gibi değil. ananemin evine gittiğimde en son, evi satmadan önce bi kaç bi yeri yapılıyodu. merdivenler ne kadar küçükmüş. halbuki bana dev gibi gelirlerdi. kapı falan da küçükmüş, mutfak minicikmiş meğer. koridor kısaymış, tuvalet de ufakmış. her şey küçücükmüş aslında ya. pencereler falan, balkon... karşıda oturan ayten teyze'yi gördüm, o da beni gördü. ben onu tanıdım ama o beni tanıdı mı bilmiyorum. sadece bi garip baktı.

ananem ellerini çırpardı biz gelince. kapılara kadar çıkar merdivenden aşağı başını sallardı, türlü değişik ses çıkarırdı. yavru köpekler gibiydi bizi görünce sanki. böle sıkı sıkı sarılırdı ohohohoho derdi sıkar göğsüne basardı başımızı. bilezikleri şıkışıkı sesler çıkarırdı falan. domatesli pilav, ıspanaklı börek, karnbaar falan yapardı. anane yemeği işte, annenin yemeğinden sonra en yenilebilir şeydi o zamanlar için. sonra para verirdi, pastaneden frigo alalım deyü. ona da alırdık, eyçbibi'de hayvanlar dünyasını izlerdik falan. ananemde kahvaltı yapmayı sevmezdim bi tek. çünkü sadece peynir zeytin domates gibi bi çocuğun hiç ilgisini çekmeyen zerzevatlar vardı kahvaltıda. sarelle yoktu yani, napiyim öyle kahvaltıyı. ama şimdi olsa oh ne güzel, kahvaltı ondan başka nedir ki? piçmişim de aydım sonra.

böyle büyük bi olay bi süre sonra bana önemsiz bi hatıra gibi geldi ya ona kıl oldum biraz. belki de hatıra olarak kaydetmemişim. ablamla yemek yemeye çıkmıştık öğrendikten sonra. böyle içime bişi kaçmış gibiydi böyle boğazıma sıkışmış gibiydi. sonra mönüde kaşarlı köfteyi görünce ağlamaya başlamıştım ananem kaşarlı köfteyi çok severdi diye. gene de sanki ölmemiş gibi gelmişti sonrasında. hiç değişmemiş o his. ölmemiş olması daha anlaşılır sanırım. son yıllarında o kadar uzaktık ki sanki onun yokluğuna bünyemiz alışmış gibi. böyle devam etmesi münasip gelir diye düşünüyo belki barsaklarım, bilmiyorum. sadece o büyük kadın da o merdivenler gibi küçük bişi miydi diye düşündüm.

keşke sabah olsa uyansak bayram da bitmemiş olsa, güzel güzel giyinip ananeme gitsek. daha kordon boyu yenilenmemiş olsa. arabayla giderken denizin suları yola vursa falan. ananeme gelince o havalara zıplasa biz de yarı utangaç yarı neşeli "ehehe anaağğneee" desek o da "hohoho ananenin canısıı ananenin kuzusuu" dese, öpse bizi. sonra domatesli pilav yesek falan. bi de anane kalburabasması.

7 Aralık 2008 Pazar

herkese bir fitil alasım var

bütün ibne dünyaya sesleniyorum. çok kıytırıksınız. domates ve fesleğen bile değilsiniz, salt bir makarna. halbuğü dans etmek göbek atmak varken herkes bir klozet kapağı gibi ya tak ya tuk. üzerinize işemek isterim müsait bir zamanda. hiç de kızgın değilim. ama çok yamuksunuz. aptal aptal laflar bi kendini beğenmeler başkalarını küçümsemeler. ne yazık göt gibisiniz. göt de güzel bişi yumşak şekilli bir çaba içinde hoş durmak için bazen. siz dirsekler gibisiniz, evet, böyle bırış bırış, hiç düşünülmemişsiniz, öyle tasarımın eksik kalan yerlerisiniz. hepiniz çok ımcıksınız, piçoşsunuz, zöttürüksünüz.

ama gene de sizinle yaşamak güzel. alınmanız yok. bir kendini bilmezlik var. yüzünüze tükürülse yarabbi şükür dersiniz. ben istiyorum ki böyle bir ev olsun hep sevdiğim insanlar olsun. büyük kocaman sofralar, parlak çatal bıçaklar... güzel kaşıklar da olsun tüm kaşıkseverler için. sonra pek tabi bal olsun bir de şarap. lan rakınız da olsun, suyunuz da sonra bir de güzel bi kahve olsun. kimseyi o ya da bu diye görmemek ne güzeldir, herkesi kendin gibi bilmek mesela. herkesin güzel güzel oturduğu ya da kalktığı ya da sikiştiği bahçeler bile olabilir, ip atlayan kızlar, top oynayan oğlanlar da olur, kırmızı peçeteler fazla şık kaçmaz, içimiz kadar şık olamaz. gülen yüzlerle dolu uzun masalar, üzümler dolmalar fıstıklar... bir davul bir zil - zilyon tane müzisyen - olmalı. kocaman bir göt bile olabilir dünya üzerinde lop lop zıplayıp durduğumuz. ımcık insanlar, gancık varlıklar, hepiniz çok pissiniz. size böyle küfretmek öyle güzel bişi ki gülümser gibisiniz. bütün puştları ırıspıları godoşları oğlancıları da dahil ederek söylüyorum. bütün güleryüzlü açık fikirli sırdaş kardaş anaç yufka yüreklileri de katarak konuşuyorum.

sevdiğim tüm insanları alarak büyük gocuman çayırlara gitmek istiyorum. bi de denize girmek istiyorum. hepinize deniz girsin bir de.

5 Aralık 2008 Cuma

Relentlessly Craving


Björk - Wanderlust
Yükleyen royalobar

/ I adore, how you, simply, surrender, to high /

mesela bundan önceki hayatımız diye bişi olsaydı veya bundan sonraki - ki ben inanmıyorum buna ama insan bazen böyle bi fantezi dünyasına dalmak istiyor - evet işte böyle bi önceki heyatım olsaydı benim nolduğumu biliyorum. yani neydim nasıldım başıma neler geldi nerde öldüm.

pek tabi ben o.d. yüzünden ölmüşümdür. buna olan inancım baya kuvvatlı. böyle pencerelerden sabah ışığı girerken etrafta falan çiş kokusu olan bi evde gözlerimi kapamışımdır. ondan bi evvelki gece deri montuma falan birisi kusmuştur. büyük ihtimalle boyum uzun ancak cılızımdır. kötü işlerle uğraşan itin tekiyimdir. zaten sonumun o olcağı da bir erler film sonu kadar "prediktıbıl"dır.

bundan sonraki hayatımda da çok zengin olucam onu biliyorum. bu hayatımda allah bana yalnızca ihtişam, gösteriş ve karizma vermiş. bundan sonra da para vercektir heralda, yani öyle olmalı. bu hayatımda sahip olduğum sınırsız bilgi ve yetenek elbet benden alınacak ve yerine yeşil yeşil dolarlar verilecektir. mesela bu über-kaslı bedenim yerine belki bir göbek gelir ama pek tabi hawai'de bi yazlığım olur. inanılmaz - ama inanılmazzz - herşeyikavrayabilme yeteneğim belki olmayacaktır ama olsun onun yerine herşeyialıverebilme şansım olucaktır. eminim ki evren bana böyle bir kıyak da geçecektir. sonuçta bi yaşamında gencecik körpecik uyuşturucudan ölmüş sonrasında da bir gün yüzü görmemiş şu talihsize bi güzellik yapmayacak kadar paçoz olamaz. (evrenin paçoz olabilirliği)

ancak şimdilik şu hayatımlan ben bi şekilde idare etmeye devam etmeliyiz. kaz gelcek yerden tavuk esirgenmez sonuçta. sofistikeliğimin doruklarına dek çıkmam lazım. o halde hemen gidip kakamı yapıyorum. (tuvalette akla gelen inanılmaz fikirler)


23 Kasım 2008 Pazar

17 Kasım 2008 Pazartesi

Valie Export

"This is my right; it is the right of every human being. I choose not the suffocating anesthetic of the suburbs, but the violent jolt of the Capital, that is my choice. The meanest patient, yes, even the very lowest is allowed some say in the matter of her own prescription. Thereby she defines her humanity. I wish, for your sake, Leonard, I could be happy in this quietness."
-virginia





14 Kasım 2008 Cuma

in the end only kindness matters

küçük benim ellerim, bilirim
ama onlar senin değil, benim.
-j


insanın evi gibisi yok. mesela burdan oturup da mutfağa doğru bakınca sanki pek ezbere bildiğim bir monaliza tablosuna bakar gibiyim. pek de ezbere bilmem monalizayı ama bu mutfaktaki görüntü neredeyse öyle bir his uyandırıyor bende. pek tabi bir cezanne olabilir ancak ışık mışık derken bir barok havası da yok değil. enivey


bir keresinde bi rüya görmüştüm (o la la) orda bostanlı'daki eski evimiz vardı. ama o evden yalnızca bi kare gibi bişi vardı aslında. tam koridora girerken sağ yanda duvarda asılı bi ahşabımsı vardı. ona bilimum anahtar asılır ne biliyim faturalar sıkıştırılırdı. onun altında kalan duvarda ise böyle bir sıva çatlakları kabarmalar vardı. senelerce öyle çok bakmışım ki aklıma kazınmış. sonra bir gece - ki baya bi post-ergenlik dönemlerimde falandı - sen yat bu rüyayı gör. bir işaret miydi bu acaba? şimdi sen kalk gene yıllar sonra bunu hatırla. acaba kimler yaşıyo şimdi o evde, evimizde. sonuçta o bizim evimizdi. hala da bizim sanki hani gitsek çıkın lan burdan desek çıkıcaklar. rüyalarımın nerdeyse tümü orda geçiyo mesela hep o mahalle hep o merdivenler. sürekli apartmana girip posta kutusuna bakmalar, sürekli yukarı çıkmaya çalışıp aşağı inmeler. bi de o apartmanın karşısındaki iki katlı evler. o evlerden birinde bir şey var anımsadığım ama ne olduğunu bilmiyorum. sadece önemli bişi ama çok unutmuşum. sadece bir gün gene bir rüyamda orayı görmüştüm. bi kuş vardı orda bir yere kaçıyordu. sora ben de koşup peşinden içeri giriyodum ve böyle her yer öyle beyazdı ki böyle bir ışıklar bir parıldamalar. kuş da orda bir çeşmeye konuyodu. pek güzel ama tedirginlik yaratan bi rüyaydı.


küçükken gördüğüm korkulu şeyleri de anımsadım geçen gün. mahalleyi basan kızıldereliler ya da mahalleyi basan doberman köpekler. o dönem kızıldereliler (yahut kızılderililer) bir korku ikonuymuş benim için. hani dobermanları anlıyorum bi gün mal bi çocuğun eşşek kadar köpeği üzerime atlamıştı ben de altıma işemiştim gerçekten korkup. ordan bi köpek korkusu olmuş ama kızıldereliler de neyin nesidir ki? pek tabi şimdi bile anlatsam tüylerimi diken diken eden hırsızlı rüyalarım. küçük tuvalette sessizce duvara yapışmış bekleyen adamın korkulu suratı. hişşşş sesini çıkarma bakışı. ben de tekerlekli sandalyedeyim annemle ablam da içerdeki tuvalette. sesimi de çıkaramıyorum öyle bir felç hali. peki ya evde kimse yokken birden bire annemlerin odasından gelen torba sesleri? sonra içeri girip de kocaman şişman maskeli bi hırsızı görmem onun da beni görmesi sora hişşş diyip pencereden atlayıp kaçması. sırtımdan tırtıllar yürüdü şu an. peki sürekli düşen uçak rüyalarım? sürekli yangınlar çıkan, bombalarla yerle bir olan bir bostanlı görüntüsü? küçükken korkmak için yaratılmış bir objeymişim sanki. bi de o kedili rüyalar sürekli elimi ısıran kediler var. ben ağızlarını açtıkça daha sıkı ısırıyolar açtıkça koparcak gibi ısırıyolar sonra yerlere vurup vurup duruyorum hayvancıkları. halbuki kedileri de severim yani. rüyalar çok garip, hele bi de böyle tekrarlar sürekli görülen aynı şeyler olunca iyice akıl karıştırıyolar. bazen rüya görmek istemiyorum ama bazen de böyle rüyalara yatasım geliyo.


bi gün pek minikken ben ve uğur bakkala gitmiştik. kızkaçıran mı yoksa havai fişekimsi mi ne almıştık. çok fena patlatma yıkma yok etme dönemimizdi. ama ikimiz de çok korkmuştuk. yapalım mı yapmayalım mı derken sonunda abilik damarım baskın geldi peki dedim sen çekil ben yaparım. şimdi bi de bişi olur allahmafaza sen uzak dur dedim. uğur da yok dedi ben yaparım. yok dedim uğur yapcaksak ben yapcam yoksa yapmıycaz. sonra uğur iyi dedi çekildi. ama tam ben yakcakken fitilini ya yapmıyalım dedi. sora da ağlamaya başladı. korkmuş sonra sana bişi olursa dedi yapmadık. bi çocuğun tüm o çılgın eğlenceden çok derin bi endişe ile feragat etmesi, nası desem, göz yaşartıcı.


ev rüya ve kardeşlik temalarını kullandığım bu yazımın sonuna gelirken aslında hepiciğinin nasıl da bir bütün olduğunu kavradım tam şu saniye. uyku kardeşim ver elini gibi bişi.

8 Kasım 2008 Cumartesi

`` ``

b for banana


Çok ciddiye alınan şeyleri sevmem; büyük lafları, kati kuralları, hudutsuz sevmeleri, gülünmemesi gereken filmleri, dalgası geçilemeyecek ilgi alanlarını. Bazen durduk yere tekme yemek istiyor olabilirim ama beklemediğim yumruklara karşı da öfkem güçlüdür. Alnıma vurana golf sopasıyla dalabilirim.


İnsanları oldum olası sevmem. Ruhum da soğuktur, yalanın alasını bilirim, yılan gibiyimdir. Fiziğimden iki resmimden beş alırım. Bazen çok uzaktan çekilmiş bir fotoğrafıma benzerim. Yine de beynimin içinde kurnazlıklar hasetler dolanmaz çok. Bazen hayır diyemediğimden bazen net olamadığımdan sık sık da kabullerimden yılın puştu seçilirim. Puşt bir yanım da var ancak bunlardan ayrı.


Bir uzaktan kumandada yaşıyor olsak "mute" tuşu olmak isterdim ya da aç/kapa. Kolayca kızıveren insanları kolayca kızdırıveririm. Kolay kırılanları da darmadağan ederim öyle bir kolaycı yanım var galiba. Kolay kandırılırım ama çabuk fark ederim. Son anda vaz geçmelerimden hiç pişman olmam aksine bu gibi başarılarımla gurur duyarım. Döngülerden bunalırım, aynı yere varıp durmak heyecanımı bir atlı karıncada kaybetmişim küçükken. Bir de küçükken düşüp bütün dişlerimi kırmışlığım var. Merdivenleri bu husustan pek sevmem, mümkün olduğunda emekleyerek iner çıkarım.


Oturup kendini anlatan insanları yalnız merakım boyutunda dinlemeyi severim. Zorla dayatılan ömürleri de prensipleri de hiç sevmem. Kendimi anlatmaktan da şiddetle kaçarım. Yalnız bir gudubet yanım var ki susturulmayı da hiç sevmem. O zaman tiksindiğim her şeyi yaparım. Çok şeyden de tiksinmem ama. Her şeyden tiksinen insanları da sevmem. Bu örnek insanları oldum olası sevmem kısmına alt küme olsun.


Uyu dendi mi uykum kaçar, gel dendi mi gidesim gelir, konuş diyenle konuşmam, sus denince ıslık çalarım. Yalnız olmaktan duyduğum keyfi hiçbir şeyde bulamıyorum. İnsanları çok manidar, hesapçı, kinci, tribal, fütursuz ve savurgan buluyorum. Kedileri nankör bulan köpekleri ise dost bilen kişilere de bir çift lafım var: keşke siz de mamanızı vermeyince çekip gitseniz.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Toute est Calme


Artisto ne demiş? Ne demiş şimdi tam hatırlamıyorum, buna da ayrıca gülesim var. Fakat düşününce Aristo'nun ettiği büyük bir laf vardı yahut olmalı. Hayatta dediğinden alıntı yapılması senin bir şey üzerine az biraz düşündüğünü gösteriyor. Bir arkadaşın gelip "yağ hani sen ogün öyle demiştin yağ" demesi hepimizi biraz da olsa Heraklitos kılmaz mı? Pek tabi kılar değerli kindersurprise severler (merci à Z.).

Bugün kendimi kulaklığımın kordonlarını yalarken buldum. Hemen akabinde de çamlıca gazoz şişemi (reklam vermek) yüzüme kıç tarafı değecek şekilde tutuyordum, mesela sağ yanağımda bir süre tuttuktan sonra artık soğuk gelmiyor ve ben de bu sefer alnıma dayıyordum şişeyi, şişe serinliğini yitirene kadar öylece durup bu sefer de diğer yanağıma götürüyordum. Ancak işin en ürpertici kısmı genzimde durduğuna inandığım minik bir partikülü kürdan yardımı ile çıkarmaya çalışmamdı. Kürdanın birden bire damağıma batması ile ben de kendime dönüverdim. Bir iran kedisi gibi sevgiye ve ilgiye muhtaçtım o an. Bir tavşan kadar da açtım. Ancak bu aptal hareketlerimden ötürü kendimi cezalandırarak bir şey yemedim. Zira zaten ben bu akşam bir orduya yetecek pizza yemiştim ve hiç de akabinde kusmamıştım. O halde beklemek ve beklemek hatta o sırada kendim üzerine bir tahlile gitmek daha uygun bir yaklaşım olacaktı. Gördüm ki ben o Aristo olamamışım. (merci à A.) Ben olsa olsa onun o bahsettiği fanilerden falanımdır. Ben farkında olmadan parmağını emen fallik kişiyimdir. Ben çorabım kokmuş mu lan diyip koklayan sonra da evet kokmuş deyip çıkaran kimseyimdir. Kendi kendimi farketmem tam olarak kendime bakmamla mümkün olabilmektedir. İnsanlık üzerine büyük laflar etmek bana göre değildir, olmamalıdır. Benden bir insanlık medet umamaz, ummamalıdır. Özgürlük bireye değil bireylere ait bir kavramdır demiş birisi bugün sık sık gezinip durduğum mühim haber sitelerinden (?) birinde. Mesela ben bundan 3 saniyeliğine falan etkileniveriyorum. Neden sonra o etkilenmem ani bir karın açlığı ile yok oluyor ve bu laf üzerine iki dilim kaşar yiyerek günü kurtarıyorum. Öyle de kaşar bir yanım var şu hayatta.

Pek tabi bugün okuduğum şeyler iki elin parmaklarına tek tek asılsa birkaçı dışarda kalır, sandalye yahut masa kenarına iliştirilmeleri gerekir. O denli okuyan bir insanım, neyse, bir de bir şeyler okudum fakat şu an kaynak gösteremeyeceğim çünkü bu denli de amnezik bir yanım var. Orada güzel şeyler diyordu, seni pek çok seviyorum, sen şöyle şirinsin, böyle güzelsin, sen gülerken burnunun kıpraşmasına pek bir hayranım, seni bu akşamki haline seviyorum. Şimdi elimize geçen haberlere göre bu lafların kaynağı The Way You Look Tonight adlı parça imiş. İşte ben o parçadaki gibi kendimi deyiveremedim. Siz yaptınız mı bunu? Ben yapmadım. Yapar gibi oldum belki ama ağzıma yedim bir tane. Bir doberman pincher gibi eğitildim bu tür laflar etmeme konusunda. Güzel sözlerin ya da içten gelen o duygu yoğunluklarının salt bir gülücük yahut kaba bir laf ile daha doğru gösterildiğini sandım. Sanmak da denemez bunu ben böyle belledim. Bir bellektir yaşamak. Ancak nedense bugün kendime şöyle bir aziz istanbul edasıyla bakıp da gördüm ki ben bütün filizlerimi koparmışım. Başım da göğe ermiş. Kırpa kırpa bir cılız fasulye kalmışım ben. Bir uzun gövde ve iki yaprak. Bir sikime benzemediğim gibi öyle ortada bir yerde de dikilmiş durmuşum. Ne yana yatmışım ne de bir dala sarılmışım. Bir fasulye için yine de cesur bir davranış, küçümsemeyin.

Her ne halt ise (anyway diye de bilinir) ben bir garip ben olmuşum. Lafım da eylemim de büyük değilmiş. Benden ayşe kadın fasulye bile yapılmaz olmuş. Ben bu şekildeymişim ancak bu şekil şablonlara sığar cinsten de değilmiş. Nevi şahsına münhasır (sui generis) kendi halindeki ben işte bir filiz fasulye, bir yudum insan, iki dirhem faniymişim. Ancak dostlarım ve sevdiklerim, onlar öyle büyük öyle ulu çınarlar ve meşelermiş. Ancak hepsi bir vahşi batı filmindeki setler tarzında dikiliymiş karşımda. O çınarlar, o meşeler aslen birer mercimek, birer bamya, birer domatesmiş. Bunu görmek dünyanın en anlamlı ve asrın en unutulmaz olayıymış.

Ben sizi vahşi batı filmlerindeki gibi severmişim; ancak bir fasulye gibi de cılızmışım.

1 Kasım 2008 Cumartesi

29 Ekim 2008 Çarşamba

F for Fuck

Ne garip öyle alta yazıvermişler B=Kalın, I=Yatık, P=Yayınla, D=Taslak.

Peki ya H ye bassak ve her şeyi bir huşu ile temizleyiversek, bir Y ile iki seçenek sunsak kendimize, C ile sağa dönsek, B desek ve tavana çarpıp tangır tungur geri düşsek. A ya basıp anamızı avradımızı, G ye basıp gelmişimizi geçmişimizi, yapmıyolar mı ha yapmıyolar mı? Bir de diyorum ki mesela bir ESC tuşu olsa basıp basıp kaçıversek. Bir F1 yakınlığında olsa arkadaşlar, sol serçe parmağımızın altında. Götümüzü yayıp yayıp oturduğumuz bir Home tuşu olsun, Delete'e de basar onu bunu siliveririz. Sili sili veririz. (Silly me, how silly silly me.)

Sana 5e basıp yüzdeler sunamam 8ler ve 9lardan parantezler açarım sadece mütemadiyen. Her dediğimi bir iki kere daha iyicene anlatmak için tırnaklar açarım taksimler koyarım aralara. Scroll scroll hayat scroll canım hadi. Bir shift gibi gereklidir anlayış. O yokken bütün hayat bir F klavye gibi bana.

28 Ekim 2008 Salı


To look life in the face, always, to look life in the face and to know it for what it is. At last to know it, to love it for what it is, and then, to put it away.

V.W.

24 Ekim 2008 Cuma

Yek ya, nerden belli ?

Karara vardık sayın yargıç. Bu adamın kalbi yetersizdir. Seviyor, ancak sevgisi beş para etmez.
Prior
Angels in America

Pek Sevgili Arkadaşım,

Öyle sırtımızı büküp beklemek ne garip, sırtımızı dayıyacak birini aramak da öyle. Evet biliyorum canım bir keresinde demiştin: insan çadır değil ki. Gel gör ki biraz çadırlaşır olduk zamanla. Evet köşelerimizden çekip yere çivileyecek bir şey arar olduk. Tepeyi dik tutacak bir destek arıyoruz falan aman çekirgeler girmesin içeri. Sen, ben, biz işte böyle bir şeyler mi arar olduk ne? Bir şeylerin daha mı farklı olduğunu sandık bir şeylerden? Değil heralde, dimi, yok değil değil bu öyle bir şey işte bırak bu sefer desene arada. Arada sık sık kullandığımız o kelimeleri kullanmasak ya, ne zamandır yapmıyoruz bunu. Kendimize yetiversek ya birazcık, ne güzel halbuki kendi kendine yetivermek. Bazen kendi kendine sarılmak, işaret parmağınla dokunmak dudağına falan. Bir salatalık soyacağı gibi fırt fırt soymak istiyorum bütün kurumuş kabuklarımızı. Unutmaya mı başladık bazı şeyleri yoksa o kabukları böyle çekiversek gene kanar mı?

Niye ki böyle, neden falan? Keşke patlak vermese 5-10 cümlede bir türkçem. Hanilerimi falanlarımı iştelerimi gibilerimi kaçırıversem ama yok yok ben beş hani üç gibiyle sana derdimi derim. İşte öylelerimden sen anlarsın. Hani işte böyle bişiler oldu ya hani, aslında işte pek de o hani o zaman gibi bişi değilmiş gibi bişi bu, dimi? Belki de arada bir gelir gider, belki de evet içimizde bir mozambikli var, bir somalili falan; aç. Halbuki o zaman sen demiştin yok demiştin değil demiştin ben de pek tabi demiştim sen öyle diyorsan demiştim. Ya da hani başka bi zaman ben demiştim öyle bişi demiştim yok yok, merak etme demiştim. Bu yalanlarımıza inanıyoruz ya, hani evet uyanırım yeminle deyip gözümüzü açınca küfrediyoruz. Bazen bu kandırmacalarımıza da mı ihtiyacımız var diyosun? Bana bak sen öyle bişiler diyosun, ağzında geveliyosun ama ben anladım seni. Sana sarılınca hatırladım geçen gün sana hiç sarılmadığımı, pek mi gudubetiz birbirimize bilmem ki? Sebepsiz yere de sarılmaz insan ama belki de çok sebepsiz kaldık biz. Evet bilakis çok amaçsız da kaldık biz. Bazen sol yanımızı almışlar gibi hayat. Solumuzda böyle bir gazete kağıdı var örtülmüşüz gibi. Kurtlanmaktan korkuyorum.

Pek sevgili arkadaşım, sen şimdi uyuyor olmalısın, seni uyurken düşünebiliyorum, ama saatler sonra ne yapacaksın bilemiyorum. Şaşmayalım, ben ne yaparım onu da bilmiyorum. Ama nedense bir huzurla karışık güven var içimde. Hani sen sensin ben de ben, biz böyle bir biziz ya. Bu bokun altından da kalkarız, kıçımızı siler yürürüz; dimi? Evet evet, sen "müstehzi" bir şekilde güldün, evet der gibi başını salladın, gerdan kırdın. Ben anladım. Yine de diyorum ki daha çok inmeden yukarı çıkıp bi nefes alalım.

17 Ekim 2008 Cuma

to shut yourself up would be the hugest crime of them all


açman gerek, kendini dilimlemen. yırtman lazım dudak kenarlarını; bütün derini bir çırpıda çıkarabilmen; kirpiklerini yolman, tırnaklarını koparman; sırtından bir çentik açıp karnına kadar çekmen. bütün organlarını tek tek dökmen de lazım, hepsini oraya buraya fırlatman. bacaklarını da yüzmelisin, ayak parmaklarını soymalısın. bazen patlatmalısın kendini. gezegenler gibi olmalısın. nefes almayı kesmen gerek, susamak ve acıkmak da olmamalı. bütün hepsini bir pudingin kabuğu gibi kaldırıp atmalısın ya da yoğurdun kaymağı gibi. hepsini minik buzdolabı poşetlerine koyabilirsin ya da geniş mavi torbalara. yumuşak sıcak morumsu birikintilere benzeyecektir onlar. yüklenip atabilmelisin, kaldırıp fırlatabilmelisin belki duvarlara doğru sıçrayacaksın biraz. bırak; sıçrayasın. yalnız ne yaparsan yap kemiklerini kırmayacaksın.

10 Ekim 2008 Cuma

kokulu beyin

İlkinden yirmi üç ikincisinden on bir gün sonra pek sevgili karabasanım geri döndü. Belki de bana bir şeyler söylemeye çalışıyodur, bilmiyorum, ama neden o zaman "azcık kay, uyuyon mu, du bak bişi dicem, dinle bi" demiyo? neden abuk subuk sesler çıkarıp üzerime çıkıyo, nefesimi tıkıyo? ben bunu hakedicek naptım diyorum üzülüyorum, kırk saat kendime gelemiyorum. yine de insan bi noktadan sonra karabasanını bile sever hale geliyor - mücahit en yakın zamanda yine bekliyorum desem şimdi inanır da gelir mi yarın? sanki öbürküne pek bir güzel geçecek vakit, hiç öyle kasılmalar, uyanamamalar, kıpraşamamalar olmayacak, sanki çiğdem çıtlıyıp darı haşlıycaz, çapıtçı gezip gazoz içicez. öyle bir senli benli olduk - ahretliğim vallağ.

yanı sıra yine de güzel bir gündü. yıkandım, böyle yıkıyıverdim kendimi, bir garip hastalık aktı üstümden sanki. azcık boğazlarımda kaldı acısı ama o da gider yakında - o da gider mi be - herkesler mi gider. sonuçta bir karabasana tav oldun onur - geberme. böyle saçları taramayıp kendi haline bırakmak ne güzel. sonra şöyle bi kafa sallayıp şampuan kokusu almak hele. koku demişken bugün yine üzerimi çıkarırken bi süreliğine - kısa bi anlığına - o kokuyu duydum. eski evimin - eskilerin - kokusunu. güzel kokuları severim de bu koku güzelden başka bir şey - bu kokuda bir şey var ondan içeri - insanın koku hafızası diğer tüm bildiklerinden daha kalıcı nedense. bi de bi koku vardı atletler, tişörtler öyle kokardı - belki vernel lavanta - huzur veren, sevgi kokusu. (ayunmundo masaya- otromundo masaya ?) ve hatta ve hatta: tirinişe çitam bayım benyam tutarona - trişe çitem bayım benyam tutarona / tirin tapet zambati emi markunyam du sa küreeeeyin ooo.

evet evet tam o.

9 Ekim 2008 Perşembe

Yalnızlıktan öleceğim, biliyorum.
Yalnızlıktan öleceğim, eminim.
Pek sevgili arkadaşım, yakında başlayacaksın, yeniden sevmeye
Yeniden sevmeye.
Devendra Banhart - My Dearest Friend

euil og ton deivir - mei bleim deimir


Relax / take it easy / for there is nothing that we can do.

7 Ekim 2008 Salı

Güzel Dilekler





J'aimerai voir notre échec
Face à face à un beau jour
Détailler sa personne,
En cerner les contours
Et dans l'ambiance un peu crue
D'une ville en été
Lentement m'éloigner
Pour ne plus le croiser

5 Ekim 2008 Pazar

hiç ummazdım oldu - sonbahar'da


sevgi sunulacak sana /üstüne düşülecek / sevgi sunulacak sana / buna güvenmelisin / belki senin kendininkini sunduğun kaynaklardan değil / belki bakıp durduğun yönlerden değil / döndür başını bir etrafa / o her tarafta / her şey sevgi dolu / her yanında / her şey sevgi dolu, yalnızca sen almıyorsun / her şey sevgi dolu, telefonun ahizesinden düşmüş / her şey sevgi dolu, kapıların kapalı sıkı sıkıya / her şey sevgi dolu
björk - all is full of love


yemek yemeyi unutmak ilginç bir şey gibi gelir bazılarına, bi de mesela tuvaletini yapmayı da unutur bazen insan - mesela mario oynarken - ya nası olur deli misin derler. anlamam onları. sorarım, "o değil de" derim, insan bazen etrafını unutmaz mı. hani işte sevenlerini sevdiklerini. ya da bazen işte hiç bir araya getirmeyiz sevdiklerimizle kötü kelimeleri. kanser bana hep uzak bir terimdir. bir tek kağıt üzerine "ca" yazan bir doktor görsem o zaman kanser olduğunu bilebilirim. kanser filmlerdeki iyi karakterlerin hastalığıdır. kanser daha çok filmlerde olur bir de arkdaşların uzak akrabalarında ya da tanımadığımız sohbet konusu kimselerde olur, konusu geçer. aids de film konusudur. bir gün bir lezyonla uyanmadıkça filmlerde kalır - kalacaktır. bitlenmek çocuklukla ilgilidir, kalabalık ilkokul sınıflarına aittir - uyuz da uygundur bu kategoriye - o dönemden sonra bir daha uğramaz insana. şimdi bu bikaçını sokmayız aklımıza, akla gelmez, düşünülmez, tasavvur edilmez bunlar. bize uğramazlar, sevdiklerimize sokulmazlar. bazen unuturuz işte bunları. sonra hayat bi an "o değil de" der, hatırlatıverir. kanseri değil de şekeri, aids değil de böbrek taşını... bir an hayat, pek sık konuşmayan ama laf etti mi de büyük laf eden gözlüklü bi muhasebeci gibi lafını söyler.


evet işte ne kadar sıklıkla unuturuz bunu, onun bize de gelebileceğini, o krizin bizi de vurabileceğini, o yönetimlerin bizi de bulacağını falan. bazen bi durup şükür demek gerekir. olanı sevmek, olana sarılmak. bir gün babamla hınca hınç kavga ettikten sonra yatmıştık, gece deprem olmuştu. sonra koşarak birbirimize sarılmıştık. aklıma geldi şimdi. bununla temelde bağlantıları var aslında ama o ilginç benzetmeleri yaparak bunu belirgin bir örnek haline getirmeyi düşünmüyorum. düşününce biraz anlaşılıyo.


demem o ki etrafımızda her gün göre göre görmez olduğumuz şeyler var. yüzümüzde bakıp durmuşluktan kavrayamadığımız yamukluklar, defterlerimizde aranmamaktan küsmüş isimler var mesela. bi de işte dedigi gibi her şeyin altında sevgi var. görmediğimiz, hissetmediğimiz, unutabildiğimiz sevgilerimiz. çok ipek ongun belki ama onun sesiyle değil en sevdiğiniz kimsenin sesi ile okumanızda yarar var.

30 Eylül 2008 Salı

Sekiz Kişilik Yaşamlar


arkadaşım,

n'olursa olsun, gözyaşımı yutar saçlarından koklarım.
yaygaralar koparır, sarılır ağlarız.
karşılaşınca, öpünce birbirimizi, dudaklarımız yanar, elele dururken; seni uyanırken - seni çıplakken görürüm.
içimde bir deli şarkı söyler; sen sığ sularda oynarsın, hızlanırız koşarken, her şey küçülüverir, deli gibi çığlıklar atarım.
sulara girmek üzereyim, gitmek üzereyim ben.

Inní Mér Syngur Vitleysingur

kendime 8 kişilik bi pasta aldım. pasta alındığında bi eve, misal bir doğumgünü bir kutlama bir mutluluk anıdır o, bir şeyler yerine oturur. herkes bir sandalyeye oturur, bir masa etrafına. pasta geniş ve yüksek olabilir, rulo olabilir, yuvarlak olması pek muhtemeldir, bazen hüzünle karışık çilekli oluverir, çoğunlukla krokanlıdır pasta, fişneli olabilir, muzlu olabilir, üzücü bir şekilde kestaneli de olabilir, yok ziyanı. kendime aldığım 8 kişilik pasta fişneli ve çikolatalı, üzerinde iri parçalar halinde şekilli çikolatalar vardı. yedim. bir dilim kestim ayrıca, neşeyle yedim. pasta yemek insanı 2 buçuk yaş kadar gençleştirir. 8 kişilik pasta almak bütçenizi belki sarsabilir ama genç kalmanın sırları ne yazık ki biraz tuzludur. pasta ise yoğun bir şekilde şekerli. kendime kalabalık bir aile izlenimi vermek istedim. televizyonun altındaki üççekmeceli'yi kitaplığın durduğu yere taşıdım. üzerine bi dünya maketi bi de eiffel kulesi koydum. kitaplığı ikiye böldüm, çizim masasını bilgisayar masasının olduğu yere havale ettim, kitaplığın üstünü bilgisayar masasının yanına koydum, bilgisayar masasını da çizim masasının eski yerine. kitaplığın altını mutfağa ittim, gerçekten ittim, böyle sürükledim / çünkü kendisi izbandut denenlerden / eve yeni bir görünüm vermek istedim. yeni bir aile kurmuş gibi; çok çalıştım, canım çıktı. canım çıkınca kendime 8 kişilik pasta almaya karar verdim. 8 kişilik pasta için mum ya da maytap istemediğimi belirttim. "sadece canımız çekmişti, kutlama falan yapmayacağak, öyle isteyiveğdik" gibi bi bakış attım adama. kutusunda duran pasta sabırsızdır. açılmak ister. onu değerini bilen ellere vermek gerekir. bu gibi noktalarda sonsuz bir uyum içindeydim evren ile. 8 kişilik sevindim sanırsam.

bazı yaşamlar 1 ya da 2 kişilik, bazılarında bir 3üncü var. kimisi 4 ya da 5 kişiye kadar çıkıyor, 6 kişilik yaşamlar bile var. 7 kişilik bir yaşam 8 kişilik yaşamdan daha az karmaşık olmasa gerek. 7 kişinin yediği pastadan elbet bir sekizinciye pay çıkar. hep böyle düşünmüşümdür. o halde ne 9 gibi kalabalık ne 7 gibi eksik, 8 kişilik pasta gibi "çok yerinde" bir seçimdi benim yaşantım. doğru, düzgün...

münasip bir zamanda 12 kişilik çatal bıçak takımı almak isterim. 6 kişilik arcopal takımı olurdu eskiden bazı evlerde. gazeteler dağıtırdı. ama hiçbir gazete isterse 12 kişilik çerez seti versin 8 kişilik bir pastanın sessiz bir eve getirdiği huzura erişemez.

26 Eylül 2008 Cuma

O-BU-ŞU

yalnız ölülerin fotoğraflarının ellerde taşındığını ya da duvarlarda asılı olduğunu çok geç fark ettim. yalnız onların resimleri ellerde dolaşır. yalnız ölüler resimlerine sığınırlar. ölüm çerçevelere yerleşir, peşimizi bırakmaz.
"Hiçbiryerde"
birinin, onun, biricik, o küçük, telaşlı kalbini ellerinize aldığınızda aklınızdan ilk geçen şey bir an önce o kalbi bırakmaktır. hani "bir an önce bırakayım, yok yok, yapamıycam, ben en iyisi en başından hiç bulaşmayayım" gibi bir ruh hali kaplar insanı. bugün tökezlerken sokakta ya da bankada saçma sapan bir şekilde utançla karışık "ee ööö" derken hep aynı şey. o minik, biricik, o pek paçavra kalbim ağzımın kenarlarından görünür gibi oldu. fişne suyu içimişim de dişlerim gızıl gızıl olmuş gibiydi. ufakkene yapılan "ben vompirim" şakaları gibi komik ama açıklama gerektirmeyen bir şeydi o.


neden sonra vakit geçip de vakit haldır huldur kayıp da o birinin, o biricik, o küçük, o telaşlı birinin gözlerini yakaladığınızda aklınızdan geçen ilk şey bir an önce onu dinlemektir yine de. o korkak o pısırık haliniz yeni doktorlar gibi endişe duyuşunuz aslında pek yersizdir. neden insan en yakınında duranı değil de o vitrinin en dibindeki bardağı ister bazen. benim durumumda anlaşılır, en dipteki bardak en temiz olma ihtimali olan çünkü, en az kullanılmış, yeniliklere en açık olan. en parmak izsiz, en pasparıldak bardaklar bi ihtimal o en dipte olabilir. fekat, feğkat, neden insan en diplerdekini ellemek ister bazen? yanındakini değil de daha karanlıktakini, burdakini değil de ordakini, ya da ne biliyim namlıdakini değil de "yok yok ismar bi başka" derkenki o ismar'dakini? hani şu durumda anlaşılır, evet, namlı'daki 5,99 altılı Red Tea ismar'da 2,99 olmuştu, evvel zaman içinde, o zamanlar ben de böyle değildim, sürekli red tea içer arada kalan vakitlerde bir nescafe express hüpletirdik. evet bak ben de böyle değildim, neden şimdiki halim yerine o daha diplerdeki evvelki halim tezahür etti mini-lcd tarzı belleğimde? bunlan o, bu ve o yani, evvelki cümlelerde sırası ile belirtilen durumlar, birbirine benzer durumlar mı yani? ben de şimdi yanıbaşımdakini değil de o daha diptekini daha anılası, lafı edilesi buldum? aslında anlaşılır, anlama isteğimin doruklarındayım yine, insan hep geçmişini daha gülünesi şimdisini daha hüzünlü bulur. eski fotoğraflarımda nasıl da gülüyorum yaa, resssmen çok mutluymuşum falan der insan kimi kimi... halbuki ağlarken fotoğraflarımızı çekmeyiz, ep gülerken, ep gülerkene çekiliriz, ep bi oynaklık ep bi şugarlık bee...(bu fikirsel çalıntı için teşekkür etmek istediğim kişiyi şu an hatırlayamadım - önemi yok, kendime şu an hiiiç kızamıycam) fekat, feğkat, (okunu ileri at okunu ileri at okunu ileri at) insan neden bu hüsranı bile bile yaşatır kendine? bu değil de o olsun, burda değil de orda olsun, "uçakta yaptık da bi de mutfakta" gibi istekler belki de karın açlığımızdandır. belki de bu gibi durumlarda bolca ıspanak yemek lazım gelir. bilemiyorum, bu çıkarımım şu an öyle bi çıkıverdi ve kendisine engel olmak istemedim.


bazen bi durup düşünmek beyne iyi gelir. bazen bi durup öpüşmek de kalbe iyi gelir. öpüşe öpüşe öpülene karşı bir bağlılık ve öpülemeyene karşı da bir uzaklaşma durumu gelişebilir. bu açıdan şimdi gidip kendimi aynada öpme isteğimi anlayışla karşılamak gerekir. okumu ileri atıyorum bi şekilde.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Bir rüya var beynimde / terk edip gitmiyor içimi / birkaç gece önce geldi / geldiği gibi de yerleşti, sıkıştı bir yere / bir köprü üzerindeyim ben / yaşadığım kentin bir yerinde / küçüğüm; yanımda annem ve kardeşlerimle / Sonra yıkılıyor o köprü ve ben havada duruyorum / beni tutan hiçbir şey yok / bir yıldız gibi asılı kalmışım / karanlıkta lanet gibi parıldıyorum / o aç gözler görsün diye beni / tıpkı bakıp dilekler tuttuğumuz yıldızlar gibi / aklım karıştı şimdi / bu ölüm sen misin cidden / bu rüyaların bi anlamı var mı? /yok, yok.. bu daha çok bi hayalet gibi sürekli bizi takip eden, daha müphem bir şey görmediğimiz / daha çok bir his gibi.

iki sene önce falan yazmısım bi kenara (Something Vague'den)


Açık Not: kendime hırçınca vurasım var. tepesim var kendimi. içimden böyle atasım var resmen kendimi. dişlerimi falan döküp ağzıma tazzikli su basasım geldi. parmak uçlarıma kablo çekip elektrik veresim var. zangır zungur sallanasım kafamı taşlara çarpa çarpa yerlerde çırpınasım var. ya bi sor allaşkına bi sor geberme e mi bi sor ya niye de niyeeeee de yaniyeee de. hiiç, öyle bi gıcıklaşasım geldi çünkü diyesim var. öyle bi tartaklanasım geldi diye laf yapıştırasım var. e bi öf de bö pöf de bi höhhle be, allasen, bi silkin bi kendine gel bi insan ol, de. ya bırak bu işleri devlet su işleri, de. sana öyle bi çakasım var. o lafına pek feci takasım, üç gün senle konuşmayasım var. böyle kalııın kalın kitaplar alıp bir türlü okumayasım, hayıflanasım var; her sabah tartıya çıkıp da sonunda 65'i göresim var. iyice saldın de bu havalar bozdu seni de çok boşladın biraz toparlan niye böyle oldun sen, de. seni götümle dinleyesim var. böyle bi hiiiiiç kimseleri takmayasım, metal falan dinleyesim var. kodese giresim, istiklal'de sıçasım var. temiz bir dayak istiyorum, geberene kadar hırpalanmak, bayılana kadar pataklanmak istiyorum, hıncınızı alın diye ilan veresim var. şöyle bi garip bak, tilt ol, ipimi çek, ağzını boz, alaşağı et, hayvan de. karşı çıkmayasım var.

Shake the Devil

that dog had its way with me, shake that dog out of the tree, that dog had its way with me shake that dog out of the tree, shake that dog out of me, that dog, that dog. that bird came at me with a knife, told me she wanted my life, shake that bird out of the tree so that everyone can see. shake that bird out of me, that bird, that bird. that pig took everything i had, that pig made me feel so bad, shake that pig out of the bush, now let's give the pig a push, shake that pig right out of me, that pig, that pig. shake that devil.

19 Eylül 2008 Cuma

içim böyle kımıl kımıl kış mı geliyo nedir?

Bilmem okudunuz mu, ben küçükkene okumuştum. karlar kraliçesi. kay ve gerda. oğlanın gözüne hani kırılan aynanın bi parçası kaçıyodu. sonra ama gün gelip gerda onu bulunca sonra da ağlatınca o parça çıkıyodu. o zamanlardan çok şey kalmadı tabi aklımda. bi tek gözümün önüne gelen görüntüler var.
öyle acayip bi kitapmış ki çok pis aklıma kazınmış. oturup da hikayeyi anlatamam dedim ya hatirlamiyorum. işte asıl korkunç olan da bu. sadece bu kraliçenin görüntüsü, kırılan ayna, göze kaçan camlar. buzlar falan filan.. şimdi hani yağmur yağdı ya bi de pijama giyip corapları cektim ya ayağıma demek ki kış geliyor. kış deyince de aklıma illa ki karlar kraliçesi geldi. bizdeki de yeniyüzyıl'ın armağanı mıydı bilmiyorum ama kapak işte buydu.
yeniyüzyıl demişken, ne güzel gasteydi o. nasıl güzel bi gasteydi. lego verirdi, k'nex falan vermişti. her gün koşa koşa bakkala giderdik. bazen bi minik poşet lego daha almak için bi gaste daha alırdık. o zamanki lego heycanı başkaydı. şimdi robot yapıp yürütüyolar bile legolarla. neyime yarar bilmem? sevemedim.
tasolar gibi aslında. o zaman bir tasolar vardı oh allah oh. arkaları yesildi normallerin. bi de mega taso olurdu onların arkası pembe olurdu. önünde de duffy duck vardı mesela tacmahal'de. tweety sylvester tazmania canavarı. sonra bunların dönenleri çıktıydı. döndürürdük arkaları rengarenkti şekiller oluşurdu. sonra bi iki çeşit daha çıktı. ama zaten tadı kaçmaya başlamıştı. bir koca torba tasom kayboldu sonra. heralde annem attı.
taso dedim de aklıma meşeler geldi. biz meşe derdik izmir'de. bilye işte. içlerinde S harfine benzeyen donmuş renkler olur hani. onlar en klasik meşeydi. bunların bi de etrafı aynalı gibi olanı vardı. 75lik meşe derdik. bi de gocuman şişmanları vardı 100 lük meşe. anam ne güzeldi onlar da. şıngır mıngır cepler ses yapardı.
bi de o zaman tom sawyer kitabım vardı. mağrada kayboluyodu. bi kız vardı neydi adı unuttum ona aşıktı işte. çok maceralı bi kitaptı. hala durur. bak tom diyince bi de çok sevdiğim bi seri vardı, Dört Kafadarlar diye. thomas brezinga mı nyedi yazarının adı. öyle bişidi işte. kardan canavarın esrarı'nı okumuştum ilk. sonra ufolarla ilgili bi tane vardı. bikaç tane vardı bunlardan meğer sürü sepet varmış. benim anca bikaç tane oldu. annem sağolsun güzel kitap seçerdi bize küçükkene.
ha bi de o günlerden en çok aklımda kalan araba çıkartmalı doping adlı çukulatadır. dünyanın en güzel çukusu idi heralde. bi süre daha gördüm sonra yok oldu. yumuşacıktı. hatta reklamı da vardı enerji icin ne yeriz neee yeri neee yeriz dopin doping doooping yerizz diye. bi de sprint vardı cukulata. onu kimse hatirlamiyo. mavi ve sarısı vardı. o da enfes bişidi. neden artık bole guzel cukular yok? belki de bana oyle geliodu kucukken cok guzel gibi geliodu. ama cidden guzeldi be. kendi kendimle kavga ettim su an. bi de cino vardı. portakallı hani. onu buldum ben bi iki sene önce. bi yere gitmiştik köy gibi. ordaki bakkalda vardı. hemen aldımdı 5 tane. ne guzel bişidi o ya. hala bile olabilir bi yerlerde.
valla icim kımıl kımıl oldu. kış geliyo heralde. ben de bunları dusundum simdi yüzbininci kere.
bu arada karlar kralicesini bulursanız okuyun derim. hatta ben de okuyam tekrar. evat.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Kanashibari

Az sonra okuyacaklarınız korkutucu olabilir, gece yarısı okumamanız daha makbul olacaktır.

Saat 12 olunca yattım gece. Normalde bi o yana bi bu yana dönmeye alışkınımdır. bir türlü de uyuyamam. ama nedense bu gece pat diye uyuyasım tuttu. hatta önce konsantre oldum gözümün önünde değişik görüntüler belirdi. hani uyumak isteyince uyuyan ve insanda korkunç bi haset uyandıran kimseler vardır ya, aynen o mendeburlar gibi uyuyuverdim.


gecenin ortasında bir an, korkuyla uyandım. bumbumcu, daha dogrusu ramazan davulcusu imiş. nedense ramazan davulcusu bana hep korkutucu gelmiştir. cunku onu hic görmeyiz. yani ben hic görmedim. hep sesini duyarız. israfil gibidir o, gelir dandandan diye ses verir. ben de yerimden zıplarım ya da perdenin arkasına falan saklanırım içimden. koltuk arkalarına girmek isterim. yaklaştıkça sesi artar ya.. bağıran insanlar gibi korkutucudur davulcu. görünmezdir ve hiç de eğlenceli olmayan korkutucu bir ses verir gece yarısı. her ne ise...


uykumun ortasında davulcuyu duydum ve uyandım. dünyanın sonu gelmiş gibiydi. ama cabuk toparladım kendimi. lahavle diyerek gene daldım. sonra davulcu sessiz sessiz gelmiş camımın önüne geçmiş. bir vurdu ki tokmağı hoppa havaya fırladım. ağlayasım geldi, kırk yılda bir istekle uyumuşum, nedir bu dedim, sürekli cimcirilerek uyandırılan, daldıkça tepilerek ayıltılan yorgun bi çocuk gibi hırçınlaştım. yüzüstü yattım, kollarımı birleştirip başımın altına koydum. nerdeyse bir hülya koçyiğit gibiydim ya da scarlet o'hara.


davulcu tangır tungur ederek gitti, gitmiş, gidivermiş, ben o aralarda dalmışım zaten. sonra korkunç bir şey oldu.


odama birisi girdi.


dünyada en çok hırsızdan bir de depremden korkarım bir de yüksekten bir de bazen karanlıktan bir de ananemin ölmesinden korkardım ben korkmayayım diye habersiz vefat etmiş. işte o an dünyada en çok korktuğum o şey oldu, birisi odama girdi. böyle zamanlar için akıl ettiğim rolümü oynamayı düşündüm. uyuyor gibi yap, ses çıkarma dedim kendime. nedense kalbim hemen "sukoyverdi", dambır dumbur atmaya başladı. hırsızın biri tepemde duruyordu. gözlerimi sımsıkı kapadım. hiç kıpırdamadan durmaya çalıştım. herhalde kalbimin sesini duymuş olacak ki beni kontrol etmek istedi. üzerimde duran pikeyi çekti. delirmekle birdenbire ölmek arasındaydım. örtüyü tuttu çekti yavaşça. hala kıpırdamadan durmaya çalışıyordum. kıpırdasam bıçaklayacaktı beni ya da beynime bi tane patlatacaktı. büyük, irice bir iğne ile bütün damarlarımı yaran bir korku kapladı içimi. bir süre daha bekledim. hala ordaydı. bağırıp yüzümü dönmek üzereydim. önce gözlerimi açayım dedim. açtım. ses yoktu. hiç ses yoktu. ben de bekledim. o kurnazsa ben de kurnazdım ama ben çok da tırsmıştım.

10 dakika kadar felç olmuş gibi bekledim. bir an bacaklarımı hissetmediğimi farkettim. belki de felç olmuştum. zira küçükken bir sabah uyandığımda yürüyemiyordum. tıpkı o zamanki gibi bacaklarım büyük altın külçeleri gibi aynı o zamanki gibi sanki dev atom bombaları gibi aynı o gün gibi kocaman patates çuvalları gibi kıpraşmadan duruyordu. sonra derin bir nefes alıp arkamı döndüm. kimse yoktu. gitmişti odadan. biraz içeriyi dinledim hiç ses yoktu. belki de dedim belki de ben bayıldım bir süre o da ne alacaksa aldı ve gitti. evet mümkündü olabilirdi. bekledim ses olmayınca kalktım. salona gittim. bir atlet ve kenarı boyalı şortumla 3 yaşında bir çocuk gibi sandalyeme oturdum. mutfağa doğru baktım. çok pis tırsmıştım.


sonra işte, birden bire, garip bi ses geldi. fışt gibi bişi, çıt gibi belki de tık gibi pat gibi. hani durduk yere perdelerden geliveren o sesler gibi. içeriden geldi. durdum. bekledim. yok dedim dışarıdan geldi ben de içeriden geldi sandım. evet mümkündü.
sonra kırt diye bi ses geldi. sanki gırtlağımı ceviz kıracağı ile sıkıştırmışlar gibi kırt diye bi ses. içerden geldi bu kez eminim dedim. aslında demedim bile böyle bişi hiçbişi demedim. sadece o an 7-8 kere daha geberdim korkudan. sonra yok yok dedim herhalde bir karabasandı yaşadığım. içerden de öylesinde bir ses gelmişti. boş ver dedim kendime.
sonra birdenbire çok sinir bozucu ve dehşet verici bir şekilde, kırt kırt pıtırt fışşşşt hılıhılı klıp ÇAAAAAT diye bi ses geldi. tam içerden. o an işte INGhh gibi çok çaresiz bir ses çıktı içimden. hatta o sese bile inanamadım, ondan bile korktum ben. işte adam hala evdeydi bir de üstüne üstlük bir şeyler yapıyordu. (bunları yazarken bütün tüylerim gene tiken tiken oldu) sonra, neden sonra, o küçük beynim.. ah benim minik beynim. baktım ki o antremsi alanda bir ışık çoğalması oldu. ışık açılmış gibi oldu. o an beynim her şeyi kavradı. meğer o ses, üzerinde ampul yerleştirdiğim ve etrafını da kalın bir resim kağıdı ile çevirerek çakma bir abajura çevirdiğim vazodan gelmiş. o kağıt rulosunun kenarındaki bantlar önce kırt kırt diye açılmış sonra pıtırt diye ve fışşşt diye çözülüvermiş kağıt ve hılılılı diyerek aşağı inmiş ve ÇAAAT diye masaya diklemesine oturmuş.


bu dehşet andan sonra bir de üzerine çıkardığım o acı dolu sesi düşününce koyverdim; ağladım. çok değil ama... bir adet pringles yenecek vakit kadar sürdü ağlamam. "allah belamı versin" dedim, nedense kendime kızdım. sonra televizyonu açıp yattım. sabaha kadar gözümü kırpmadım. uyumaktan da korktum çünkü. dün gece saat 12 olunca yattığım için kendi kendime kızdım. senin insan gibi bi hayatın olamaz ki dedim, geberme e mi dedim, güldüm sonra kendime. ilahi dedim. altına da işemişsindir sen şimdi dedim. güldüm kıkır kıkır. çüküm de korkudan büzüşmüş. sonra bi şekilde uykuya dalmışım. başka kimse gelmedi sonra. başka kimse gelmesin bir daha.


tek başına olduğundan emin bir şekilde uyumak dünyanın en güzel şeyi, huzur dolu.

16 Eylül 2008 Salı

Şeylerin Sakinliği

Unutmaya çalıştıkça yeniden hatırlanan şeyler gibi dalgalanan suya baktı. Dibe doğru inerken sanki eski bir müzikalin pek bilinmeyen yavaş bir şarkısında dans eden figüranlardan biri gibi yavaşça sola ve sağa yatıp duran kalem her saniye daha bulanık daha belirsiz sanki dipten görünmez bir elle çekiliyor gibi düştü. Yere değmeden evvel diğerlerinden daha uzun ve daha sarı duran bir yosun sanki salataya hiç hırpalanmadan ve doğranmadan konan bir roka yaprağı gibi kaleme dokundu. Sendelemeden yosunu eğen kalem bir kez sola doğru eğildi ve artık umursamıyor gibi kendini bıraktı. Gövdenin uçtan başlayıp ortaya dek gelen metal kısmı yere değdiğinde toprak belli belirsiz kıpırdadı ve birkaç parmak boyu yükseğe kadar yükselen toz-lar önce suda uçuşan saçlar gibi tek tek kıvrıldı, ardından su bulandı ve kırılan ışıkla beraber yıkılan bir bina gibi dumana benzeyen bir birikinti bir süre suda asılı kaldı. Her şey sakinleşip yeniden üstüste devrilene kadar suyun en dibine doğru baktı.
Dipte, o karanlıkta, gördüğü şey sakinleşmeydi; durulan şeyler ve donuk bakışlardı.

9 Eylül 2008 Salı

Güneş Kremi Kullanın

Eğer gelecek hususunda size tek bir öneri verecek olsaydım bu güneş kremi olurdu. Güneş kreminin uzun dönemde sunduğu yararlar bilim adamlarınca kanıtlanmıştır ancak tavsiyemin geri kalan kısmı kendi dolambaçlı deneyimlerimden daha güvenilir bir temel içermeyecektir. Simdi size bu tavsiyemi bağışlayacağım.

Gençliginizin sundugu gücün ve güzelligin tadini çikarin. Yahut bos verin. Gençliginizin gücü ve güzelligini onlar yok olup gidene dek anlamayacaksiniz. Yine de bana güvenin, 20 yil sonra, fotograflariniza bakacaksiniz ve simdi kavrayamadiginiz bir biçimde önünüzde ne gibi firsatlar oldugunu ve gerçekten de ne kadar mükemmel göründügünüzü hatirlayacaksiniz. Düsündügünüz kadar sisman degilsiniz.

Gelecek hakkinda kaygilara kapilmayin. Yahut kapilin, ancak sunu bilmelisiniz ki kaygilanmak, bir cebir denklemini bir yandan sakiz çigneyerek çözmeye çalismak kadar etkili bir yöntemdir. Hayatinizdaki gerçek sorunlarin o kaygili aklinizdan asla geçmeyenler olmasi daha mümkündür, bos bir Sali günü ögleden sonra 4 civari kafaniza dank eden türden.

Her gün sizi ürküten bir sey yapin.

Sarki söyleyin.

Diger insanlarin hislerine karşı umursamaz davranmayın. Sizinkileri umursamayanlara tahammül etmeyin.

Diş ipi kullanın.

Vaktinizi kiskançlikla harcamayin. Bazen öndesinizdir, bazen arkada. Yaris uzundur ve nihayet yarisiniz yalniz kendinizledir.

Size edilen iltifatlari hatirlayin. Suçlamalari unutun. Bunu basarirsaniz nasil becerdiginizi bana da söyleyin.

Eski ask mektuplarinizi saklayin. Eski banka beyanlarinizi çöpe atin.

Gerinin.

Hayatinizla ilgili ne yapacaginizi bilmiyorsaniz kendinizi suçlu hissetmeyin. Tanidigim en ilginç insanlar 22 yasindayken hayatlari hususunda ne yapacaklarini bilmiyorlardi. Tanidigim en ilginç 40 yasindakilerin bazilari ise hala bilmiyor.

Bolca kalsiyum alin. Dizlerinize iyi davranin. Gün gelecek onlari özleyeceksiniz.

Belki evlenirsiniz belki de evlenmezsiniz. Belki çocuklariniz olur belki de olmaz. Belki 40 yasinda bosaniverirsiniz belki de 75. evlilik yil dönümünüzde çilginca dans edersiniz. Ne yaparsaniz yapin, kendinizi çok fazla tebrik etmeyin tabi çok da azarlamayin. Sahip oldugunuz seçenekler hep yari yariya sanstir. Diger insanlarinkiler de öyle...

Bedeninizin tadini çikarin, her sekilde kullanin onu. Bedeninizden ya da diger insanlarin bedeniniz hakkinda ne düsündügünden korkmayin. Sahip olabileceginiz en önemli araç odur.

Dans edin, edecek yer bulamasaniz bile gidin salonda dans edin.

Takip etmeyecek bile olsaniz yönergeleri okuyun.

Güzellik hakkinda dergileri okumayin. Sadece çirkin hissetmenizi saglarlar.

Ailenizi tanimaya çalisin. Ne vakit gidivereceklerini asla bilemezsiniz. Kardeslerinize iyi davranin. Geçmisiniz ile kurabileceginiz en iyi baglantidir onlar ve gelecekte yine yaninizda olma ihtimali en yüksek olan kisilerdir.

Arkadaslarin gelip gittigini kavrayin, ancak degerli birkaç tanesine sikica tutunun. Cografya ve yasam tarziniz arasindaki bosluklari birlestirmek için çok çalisin, zira yaslandikça gençken tanidiginiz insanlara daha çok ihtiyaç duyacaksiniz.

Bir kez olsun New York'ta yasayin, ancak sizi katilastirmadan evvel ayrilin oradan. Bir kez de Kuzey Kaliforniya'da yasayin ancak sizi fazla yumusatmadan evvel gidin. Seyahat edin.

Bazi devredilemez kati gerçekleri kabul edin: Fiyatlar yükselecektir. Siyasetçiler kadin pesinde kosacaktir. Siz de yaslanacaksiniz. Yaslandiginizda ise siz gençken fiyatlarin makul, siyasetçilerin haysiyetli ve çocuklarin büyüklerine karsi saygili oldugunu düsüneceksiniz.

Büyüklerinize karsi saygili olun.

Size kimsenin destek olmasini beklemeyin. Belki bir sigorta fonunuz olur. Belki zengin bir esiniz... Ancak her ikisinin de ne zaman tükenecegini asla bilemezsiniz.

Saçinizla çok ugrasmayin aksi takdirde 40 yasina geldiginizde 85 gibi görünürsünüz.

Kimin tavsiyesini dinlediginize dikkat edin ancak size tavsiye verenlere karsi da sabir gösterin. Tavsiye bir çesit nostalji biçimidir. Tavsiye vermek geçmisi çöpten çikarmak, söyle bir silmek, çirkin kisimlarini yeniden boyamak ve degerinden daha fazla bir sekilde yeniden kullanmak gibidir.

Ancak günes kremi tavsiyesi konusunda bana güvenin.

Everybody's Free to Wear Sunscreen

17 Ağustos 2008 Pazar

Ahmed

alakadar ol ya da olma git. sokarım politikana. yok öyle yok böyle, kudurdum sayende. kışkırtma; sokarım politikana. oyun bozan şebekesi, abandone meselesi. gene şaşırdın gene dağıttın, son numaran bu olmalı. kalpsiz yaratık, mutsuz isyankar. sokarım politikana.

ahmedo, sana böyle seslenmek istedim bebeğim. geldin gittin ay yüzünü göremedim. anlatamam nasıl bir heyecan nasıl bir meraktı benimkisi. resmen filolarını toplayıp gelmişsin be ahmet, bi çayımı da içmedin. varsa yoksa yol kapadık senin için, varsa da kapadık yoksa da kapadık. senin geçtiğin yollara güller dökmek isterdim ahmedinejo, yapamadım. sen gene de en güzelini gördün gülün. nasıl da gülü gülü verdiniz gülümsüyürük poz verdiniz allahım bu ne unutulmaz bir şölendi. sevdim seni ahmedinejo, uçakların ordan vapurlarımıza kadar o pis arabaları kovduğun sokaklarda resmen sessiz bir tören gibiydi yürüyüşümüz. kimimiz valizleriyle kaçırdığı uçaklara biçare koşturdu, kimimiz belki de yollarda mahsur kaldı. hepsi bir aşk hepsi bir merak meselesi. öyle korktuk ki senin nadide bedenine bir zarar gelir, ne bileyim ayakkaplarna sakız yapışır, gömleğine kuş pisler diye. sapanımı alıp kuşları da vurasım geldi be! sen geçeceksin diye uzun bir asfalt oldu yollar, bir nevi siyah bir halı serdik ve ben buna içerledim ahmed, dedim niçün ve niye ve fakat elimden bişi gelmedi. ahmed be, sen gelince resmen bu şehre bir bahar havası geldi ha. ben de üç yaş kadar gençleştim. kocuman kocuman adamlar bize dediler ki ora gitmeyin bura gezmeyin şurdan geçmeyin. elin kolun sallayaraktan geçmedin de yanımızdan dedim öyleyse niye? ahmedimi zaten göremeyeceğuk dokunamayacağuk nedir bu endişe. ancak ulusça korktuk ahmed. kendimizden korktuk. sana olan bu aşırı sevgimiz, adını yeni öğrenmiş bebelerimiz ve ben ve pek tabi ben, her şey öyle tehlikeli olabilirdi ki korktuk kendimizden. pek tabi yasak ettik biz de. yasakken çok daha insancılız zira. sen şimdi buraları çok sevmiş beğenmişsindir. nerdeyse bütün yollar Jadde gibiydi senin için "OH" çok pis gaza basmışsınızdır. üstümüzden de geçseydiniz be ahmedo, canım, biriciğim, eziverseydiniz ya bizi. en güzeli de ne biliyon mu, ahmedinejo'cum, belki, az ihtimal, pötikare olasılık, sen geçersen diye, daha tee ufuktayken, barbarosun ufkundayken daha, sen ordayken ben çok heycanlanmışken, bizi çin horozu gibi durdular be canım. geçtirmediler geçittirmediler geçit vermediler. o an içimi kaplayan umudu sana diyemem. ikinci cihan harbi gibiydi beklentimiz, vahşice bekledik sen geçersen diye. ahmed, ahmedcim, ahmedom... geçmedin be, böyle vız gibi geldin tırıs gibi döndün, hart diye daldın çırağana. öyle ki şaşa kaldık. bi süre daha geçemedik, kokun uçup gitti biz tutana kadar. yanımızda babası kanser olan bi kadın vardı, hastam var acilen gitmem gerek dedi, bırak yaw bu işleri dedik biz. insanlar hala kendi derdindeydi çok öfkelendim. "ahmedim geçmiş yolllağdan sen ne diin?" dedim içimden bi denizlili gibi. içimde böyle buruşturulup fırlatılmış bir sevinç kaldı.
gene gel ahmed barajlar kuracağık sana, engeller döşeyeceğik. ip çekeceğik önümüze, dikenli teller donatacağık etrafa. bu kez el de sallayacağım sana orta parmağımla. gene gel. özletme kendini.

12 Ağustos 2008 Salı

ne kadar ergen ve hırçınız! ne kadar kibirli ve kendini beğenmiş... çok akıllıyız biz, çok seçilmiş ve seçiciyiz. güzel kıyafetlerimiz ve havalı iskarpinlerimizle zengin muhitlerde fink atar dünyayı eleştirir bu kalabalığa laf söyleriz. trafik korkunçtur otobüs hatları saçmadır; şehrin çivisi çıkmış artık buralardan kaçma vakti gelmiştir. yine hırçın ve şımarıkça bizi sevenleri de hiçe saya saya "gidiveririz, yapıveririz". paraya ölürüz, paraya veririz gerekirse. eğlenceye taparız, eğlenmeye çılgınca koşarız. nasıl da pişkiniz, dedikodularla büyürüz resmen dört köşe oluruz dedikodularımızdan dört bi yanımızda asla olmayacak olasılıklar döner, oldururuz; bir gecede herkesi öldürürüz. her şeyi yıkıp devirmede öyle korkusuzuz ki bu hakkımızı ottan boktan korkarak harcarız. harcamaya taparız harcadıkça genişleriz sanki harcandıkça güzelleşiriz, resmen ziyan oluruz. onu sevmeyiz, bunu pek iyi biliriz, ordan asla gitmeyiz. şunu asla kullanmaz ve bunu kullanandan haz etmeyiz. nasıl da çirkiniz aynaya bakınca, nasıl da utanırız kendimizden mağazalardaki aynalara bakınca; o aynalar ki derhal yeni kıyafetlerimizle bizi güzel göstermek üzere programlanmalıdırlar, nasıl da acemiyiz. onu da isteriz bunu da isteriz, bizden çok şey bekliyorlar diye şikayet ederiz. her şeyin altında başka bir şey ararız kendi altımızda yalnız kendimiz varız diye diretiriz.
bir gün, o gün, her şey, yani onlar, hepsi işte, yıkılmasa da yıkılayazacak gibi olsa ya da boş ver işte hepsi kalsın, elinden bir şey, birisi, belki de bir kısmın, alınıverse... nasıl da ağlarız kız gibi erkek gibi çocuk gibi acizler gibi dilenciler gibi kalakalırız bir tek boğazını sevdiğimiz şehrin o güzel boğazında, o dalgaların üstünde tıkanıveririz. nasıl da ergeniz nasıl da erkeniz!
bize gelsin bize olsun bize binsin hepsi. düze düze ağlatsın o zaman her şey bizi, ısırsın koparsın tırnaklarımızı biz kendimizi tırmalamadan evvel. nasıl da anlaşmalar imzalar, sözler verir, işaretler bekleriz komik dualarımızın işitildiğine dair. nasıl da kevaşeyiz!

31 Mayıs 2008 Cumartesi

Sigur Ros - Gobbledigook


Sonunda yaz geldi. Hazirana girdik. Sakin bir kış geçirdik, festivaller eskisi gibi değildi. Björk Ağustos'ta İstanbul'a gelmeye karar verdi biletimizi aldık. Şimdilik her şey güzel.
Sigurros da yeni albümünü haziran sonu gibi piyasaya sürecekmiş. (Kulağımızda Bir Vızıltı, Durmamacasına Çalıyoruz) adlı albümleri - með suð í eyrum við spilum endalaust - ilk klibi çektikleri gobbledigook parçası ile açılıyormuş. yazılana göre inní mér syngur vitleysingur" ("içimde bi deli şarkı söylüyor ") grubun marşı olacak kadar öne çıkıyormuş. ayrıca "ára bátur" parçası için londra senfoni ve çocuk korosu ile 90 kişi beraber çalıp söylemişler. heycanla bekliyoruz. :)

28 Nisan 2008 Pazartesi

Vigneault

Umutsuz olduğu bir anda sevmek ister her insan. Birazcık şanslıysan neden olmasın?


Quand vous mourrez de nos amours
J'irai planter dans le jardin
Fleur à fleurir de beau matin
Moitié métal moitié papier
Pour me blesser un peu le pied
Mourez de mort très douce
Qu'une fleur pousse

15 Nisan 2008 Salı

Sıkıntının ilacı meraktır. Merakın ilacı yok.

Dorothy Parker


Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, dokuz belki on yaşında bir çocuk olmak… Hiçbir şeyin farkında olmamak, yürümek, koşmak; fark edecek bir şey olmadan, her gün, aynı şekilde, farksız olandan keyif duymak; sanrısız ve tasasız, sadece sunulanla, bırakıldığın yerle, elinle kavrayabildiklerin ve boyunun yetebildikleriyle yetinebilmek… Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, sadece merakından yaşadığını kavramak…
Bir gün, eteklerinde minik taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel, beyaz pijamaları ile uzak bir ülkenin yorgun prensi gibi yatağından kalktığında her şeyin son derece merak uyandırıcı olmasıydı hayat. Dokuz belki on yaşında, sarı saçlı bir çocuktu Can. Eteklerinde taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel kahvaltıda beyaz peynir, bal ve süt vardı. Serçe parmağının kenarında, dinmek bilmeyen bir sızı, şeytanın kopan başı, tüm bildikleriyle aslında tüm evreni tanımlayabilecek bir güven duygusu, kalem kutusu, boyaları, biraz kağıt, güzel kokan şeyler, yeni alınmış pastel boyalar ya da vişne reçeli, her şey, tüm bunlar, merak etmenin dayanılmaz çekiciliği, kaşınmayı bekleyen her soru bir sivilce gibi sırtında belirmiş, beklenen bir şeyler, beklenen bir sessizlik, beklenen bir kapı sesi, bekledikçe hızlanan ufak bir kalp çırpıntısı, kapının sesiyle gelen topuk sesleri, hızla ilerleyen adımlar, çatalın masanın köşesinden haince yere düşüşü, her şeyin bir anlığına kötüye gitmesi, her şeyin sakince yoluna girmesi, kimsenin geri dönmemesi, hiçbir şeyin korku uyandırmaması, saf bilinçsizlik, sadece merak, merak edilenler, o sivilceler, tüm bunlar ve sadece sabahın bu eşsiz güzelliği… Bir kasım sabahında, sakin bir evde, tek başına olmak, dokuz belki on yaşında…

ERIN

Denizin açıklarında bir yerde büyük bir balina gördüm. Yeşile çalan bir rengi vardı; yaza doğru iyice kızaran iğdelerin yeşiline benziyordu; büyük ve yaşlı bir balina olmalı. Ayaklarımla ince kumda açtığım çukura yavaşça denizin köpüklü ve tuzlu suyu dolmaya başladı. Erin nerede bilmiyorum. Uzak bir yere gitmiş olması bana her zamankinden de büyük bir güven verdi. Onu merak etmemeyi öğrendiğimden beridir uzakta bir yerde olması sanki daha güzelmiş gibi hissediyorum. Büyük ihtimalle üssüz denize girmiştir; kadınların en rahat hissettikleri anların sutyensiz gezebildikleri anlardan ibaret olduğunu bir mayıs sabahı verandada otururken Erin söylemişti bana. Denizin köpüklü ve tuzlu suyu ayaklarımın açtığı çukurlardan en ince kum tanelerini söküp alarak geriye doğru devriliyor. Hızla gelen yeni bir dalga ile giden gelene, gelen gidene çarpıp daha çok köpük yapıyor.

Ayağa kalkıyorum, mayomun arkası ellerime yapışıp duran çamur kütleleri ile dolu. Temizlemeye çalıştıkça ellerime dolanıyor, ellerime dolaştıkça üzerime sürüyorum; balina denizin içinde kaybolurken hala kum taneleriyle süslüyüm. Biraz ilerleyip ayaklarımı suya sokuyorum. Erin uzakta bir yerde üssüz denize girmiş. Kahkahalarını duyar gibiyim. Dizlerimi kırıp kıçımı suya sokuyorum. Kum taneleri, en ince olanlar ilk dalgayla düşüp gidiyor suyun içine. İki adım ötede denizle kumun birleştiği yerde hala ayaklarımdan kalan artık iyice aşınmış ufak çukurluklar var. Elimle kıçıma ve mayoma dokunuyorum. İyice sürterek tüm kumdan kurtulmak istiyorum. İnatla belime, bazen boynuma hatta gözlerime tuzlu su vuruyor. Kendimi ufak bir çocuk gibi hissediyorum. Erin’in memelerini düşünüyorum. Diz çökmüş, kıçım suyun içinde, başımı dizlerime dayamışım. Ayağımdan arda kalan çukurlar iyice yok olmuş sanki. Erin’in memelerine benziyor şimdi çukurlar. Ufak, pürüzsüz ve yok oluyorlar.

Erin döndüğünde kuru bir şekilde havlumun üzerine oturmuşum. Gözlüklerimin ardında meraklı gözlerimi saklıyorum. Gülümsüyor; toplanıyoruz. Kırmızı havluyu beline sarıyor. Sahil gri ve kahverenginin mavi bir ışıkta varabildiği son renge bürünmüş. Uzakta, denizin açıklarında bir yerde büyük bir balina görüyorum. Mavi ışığın altında yeşile çalan rengi sadece bilen biri tarafından tespit edilebilir. Arabaya biniyoruz. Uzun sarı otlar ve çirkin dikenli bitkilerin arasından geçerken terliğimin içine giren minik bir bitkiyi çıkarmaya çalışıyorum. Eve dönerken neyin ne zaman, nasıl olacağını düşünmüyorum. Eve dönerken sadece elinden oyuncağı alınmış beş yaşında bir çocuk gibiyim. Umurumda değil dünya. Erin’in üzerinden güneş yağı kokusu geliyor. Annem gibi kokuyor o an; annemi hatırlıyorum. Sarı bir şapka ile sahile inişimizi düşünüyorum; ben altı yaşındaydım, Erin dokuz. Babam yoktu, babam denizi sevmezdi ki… Erinle büyük suyolları yaptığımızı ve annemin gri kapaklı kitaplarından birini okuduğunu hayal ediyorum. Eve gelmişiz. Neyin nasıl olacağını düşünmek istemiyorum. Yukarı çıkıyoruz. Annem kapıyı açıyor. Büyük yeşil bir balinaya benziyor; üzerinde Günün Çiçekleri yazan aptal bir gömlek var. Ucuzluktan alışveriş yapan kadınların maruz kaldığı lirik nokta anlamını iyice yitirmiş. Odama giriyorum. Kapıyı çarpmak istiyorum; sakince kapatıyorum. Gözlerimi de kapatıyorum. Her şeyi kapatıyorum. Fişten çekiyorum kendimi.







Bütün gün kaldırımlarda insanlar gördüm. Yerden yüksekte güvende görünüyorlardı. 54. katta son derece güvendeyim öyleyse. Büyük lacivert kaplama bir kapımız var şirkette. Sabahları oradan içeri girmek ve her sabah aynı çiçekli oda parfümü kokusunu solumak ardından bir kahve alıp masa başına geçmek, her şey, tümü, tüm yorgunluk koşuşturma ya da hep aynı sandalyede oturup günü bitirdikten sonra aynı lacivert kaplama kapının altından geçip sokağa dökülmek, bugün birdenbire aklımı kurcaladı işte.

On sekiz yaşıma bastığım gün evde sıradan bir pasta kesmiştik. O zamanlar en yakın arkadaşım Tom, arka bahçede elinde büyük bir şişe şarapla bekliyordu. Töreni kısa kesip dışarıya çıktım. Arka bahçe iki metrelik bir sokak lambasının beyaz ışığı ile aydınlanıyordu. Tom elindeki şarabı sıkıca kavramış beni bekliyor. Yanına gidiyorum. Her şey o an öyle basitti ki. Uzun bir yürüyüş yapıp Waters köprüsüne varıyoruz. Köprünün altına inip şarabımızı açıyoruz. Tom şaraptan bir yudum alıp bana uzatıyor. Şişenin ağzında biriken tükürüğü önemsemiyorum. Önce sıcak sıvıyı sonra da şarabı dikiyorum kafaya. Tom pantolonunun paçalarını kıvırıyor. İnce ve çelimsiz bacakları var. Tom her anlamda güçsüz; ayrıca yalnız ve içine kapanık biri. Yine de çoraplarını çıkarıyor ve kahkahalar atarak suya doğru ilerliyor. Şarap yarılanmış. Tom evrendeki tek dostum; yanına gidiyorum. Soğuk, diyor. Gülüyorum; çoraplarımı çıkarıyorum. Üzerimde eski yırtık bir pantolon var. Suya giriyorum. Köprünün üzerinden ay ışığı Waters üzerine vuruyor. On sekiz yaşında yarım şişe şarapla mucizevî bir gece yaşıyoruz. Taşların arasından garip bir yaratık fırlayacak sanki; korkuyorum. O sırada garip sesler geliyor yukarıdan. Bir kızın sesi, gülüşmeler. Sudan çıkıyoruz. Çorabımı almak istiyorum ama Tom beni yere çekiyor. Yuvarlanıp büyük çalıların arkasına düşüyoruz. Karanlığın içinden bir kız ve bir oğlan geliyor; ellerinde minik şişeler var. Erin, diyor Tom. Biliyorum. Erin bu; tasasız ve kaçık bir kız. Sessizce bekliyoruz çalıların arkasında. Ay ışığı Waters üzerine vururken ve on sekiz yaşımı evrendeki tek dostum Tom’la kutlarken, köprü altında Erin’in bir oğlanı emmesine tanıklık ediyoruz. Gidip elimdeki şişeyi oğlanın kafasına geçirmek istiyorum. Waters’a karışan kanına bakarken Erin’in asaletle bana sarılmasını ve minnet duymasını diliyorum. Hiçbir bok düzgün gitmiyor. On sekiz yaşındaysan büyümüşsündür; her şey büyür. Ay ışığı gözümde büyüyor her şey bulanıklaşıyor sanki. Ağladığımı hissediyorum. Neden ağladım o gece? Tom soruyor, kim bu adam? Bilmiyorum; ben büyüdüm Tom, büyükler gibi hiçbir şey bilmiyorum. Çalılar ayağıma batıyor ama kıpırdamamak için elimden geleni yapıyorum. Bir ara Erin ve o oğlan gitmişler. Tom suyun içinde. Bir şey arıyor sanki; canım yanına gitmek istemiyor. Merak etmiyorum; önemsemiyorum. Şarabı bitiriyorum. Ayaklarım üşümüş, serçe parmağım kanıyor; çoraplarımı giyiyorum. Tom sudan çıkıyor. Geri dönüyoruz. Görüşürüz dostum, diyor giderken. Arka bahçe sokak lambasının beyaz ışığı ile hala aydınlık. Hiçbir şey demiyorum. Odama giriyorum, ev sessiz. Erin’in kapısı kapalı. Belki de hala dışarıdadır. Umurumda değil. Kapımı kapıyorum. Her şeyi kapıyorum, gözlerimi de.

15 Şubat 2008 Cuma

MOTO ROKR