26 Aralık 2008 Cuma

ikibindokuz, ikibindoksunuz, ikibindoklar

iki bin dokuz geliyor diyolar sürekli her yerde. ben nedense bu sene pek hissedemedim. ama her sene zaten ilk önce bi hissedemem sonradan bi heycanlanırım. gerçi heycanlanmak da neyse, bilemedim şimdi. kendime bişi alasım yok. ama bi dizi fotoğraf seçtim, güzel günlerden, güzel anlardan. belkim bu sene de böyle güzel karelerle dolu olur. böyle umalım böyle olsun.



25 Aralık 2008 Perşembe

Kar yağsın istiyoruz

video

Kar yağsın istiyoruz artık. Gerekli merciilere bildiriniz.

23 Aralık 2008 Salı

portakal, orda kal.


bugünü not düşmek lazım, az önce portakal yedim. gayet kalktım, gittim içeri mutfağa daldım, daha evvelden almış olduğum 2 adet portakaldan birisini - ki diğerini daha önce yemiştim bu hafta içinde - bi güzel soydum yedim. çok korkuyorum. yakında cidden limon sıkıp roka yemekten, brokoli salatası falan yapmaktan korkuyorum. o yüzden bu hafta yalnızca kuru ekmek, makarna, hamurişi bişiler yemeliyim. bünyem buna alışık değil; aynı hafta içinde iki adet portakal ne demek yarebbi?

ayrıcana aklıma gene şu geldi: eskiden, küçükkene, portakal suyunu sevmezdim. çünkü hazır portakal suyu denen illet böyle garip bi tat bırakır insanın ağzında. böle bıyk falan derdim içince. halbuki fişne suyu öyle değildi. bütün çocukluğum ve ergenliğim süresince yalnızca fişne suyu içtim. zaten kola olsun gazoz olsun bu tür gazlı ve popüler içeceklere karşıydım. annemler kolilerle fişne suyu alırlardı eve. fişne suyunun tadı güzeldi o zamanlar benim için. en azından o garip buruk tat yoktu onda. ancak sonradan kavradım ki aslında bunun nedeni zaten portakalın gerçeğini sıkıp içmişliğimizin olmasıydı. gerçek-portakal-meyvesini sıkıp böle lıklık mideye indirmiştik pek çok kez. onun gerçek tadını biliyordum. o yüzden de o suni, paketlenmiş portakalın suyu bi garip geliyodu bana. fişne suyunu da zaten hep o paketlenmiş hali ile bildim. hiç bi zaman fişne alıp da suyunu sıkmadık, içmedik. meğersem portakal suyuna olan uzaklığım aslında onun gerçek tadını bilmemden, fişne suyuna olan yakınlığım ise onun gerçek tadını bilmememden ileri geliyordu. zaten yıllar geçti ben de değiştim. fişne suyunu içemez oldum. kola, gazoz desen zaten "yaw çok güzelmiş" arkadaşım.

sonradan şunları da kavradım ki eskiden çok sevdiğim o püsküüt kek gibi paketlenmiş ürünlerin de hep böyle sinir bozucu bi tadı var. çünkü ben kek kurabiyenin hasını, essahını, ev yapımını yemiş bi insanım. o güzel kekleri yedikçe, paketlenmiş market keklerinin içindeki o iğrenç tadı da daha çok hisseder oldum. senelerce annemin elinden içtiğim mercimek çorbasını ilk kez hazır olarak alıp yaptığımda yaşadığım hüsran da yine bundanmış. demek ki hep hazırını içtiğim domates çorbasını çok beğenip de mercimeğin hazırını sevmemem evde gerçekten mercimek çorbası içtiğimden fakat annemin hiç domates çorbası yapmamış olmasından kaynaklanormuş.

her şeyin essahı daha güzelmiş. bunları hep yeni yeni kavrıyorum. "taklit, mış gibi, paketlenmiş, hazır, ambalajında, annenizinki gibi" ürünler hep bir kandırmaymış. ancak yine de benim kalkıp portakal yemem hiç hayra alamet değil. şu an tekrar bi yabancılaştım.

20 Aralık 2008 Cumartesi

mesela

N: bana go-go boy al faruk.
F: dildolara gel nurten inşallah!

17 Aralık 2008 Çarşamba

korsesiz de yaşayabilmek mümkün; ama ne gereği var


love is like a bottle of gin
but a bottle of gin is not like love

hayat böyle mavi bi hırka ya da siyah bi saç gibi güzel, beyaz bi gömlek ya da büyük mermer bi taş gibi heycanlı. birazcık istetiyor sürekli, her gün birazcık daha. hafifçe ısırılan dudaklar gibi bişi bu, tam kulak arkasından boynun ön bölümüne doğru inen pürüzsüz yerler gibi azcık daha, azıcık daha dedirten bir yanı var. kendine has kokusu olan yerler gibi her noktası başka bi kabullenişle dolu. daha ne gibi derseniz, ilk kez öpülen göz kapakları gibi, derim böyle titrek ve yumuşak ya da öpülen bi kulak memesi gibi kendi halinde ve sevimli.

hayat böyle whopper'dan alınan ilk ısırık ve hüpletilen ilk gazlı içecek gibi memnuniyet dolu (artık reklam vermemeye karar vermek) ve benim gibi biraz leyla (hemen öncesinde zaten reklam vermiş olmak). bi de terleyen avuç içleri, içe çekilen kaçamak nefeslerle dolu; sarımsaklı mayonez ve pattes kızartması, güneş kremi ve ton balıklı salata, doris day ve ruck hudson gibi bi ayrılmazlık var hayatta, bir bütünlük bir oluvermişlik, uyuvermişlik, tastamamlık.

yine de hayat bi usb kablosu gibi iki kere düşündüren cinsten, tamam, kabulümdür; hep ikinci denemede oturur gediğine. hayat quattro formaggi gibi "beh duzlu" olabilir, ekşiyen suratlar, düşen yüzler, kıymık girmiş gibi inliyenler gördüm, bu da kabulüm. yere yakın götler göğe yakın kaşlar da var, nolcağdı yarraam, bir gülriz sururi değil hayat, sen de çok şey isteme. ama bir naneli çikolata, bir tarçınlı kurabiye, bir robdöşambr kadar fuzuli onu kabulümdür diye sarabilmek. samver ovır dı reynbov'suz bir oz , kırmızı pabuçsuz dorothy ve pek tabi garland'sız bir minelli olmayacağı gibi basursuz bir hayat da imkan dahilinde değildir gudubet-olmaktan-kendini-alamayan-ferişteh-gizli-göbekliler.

kendimi teslim etmek istiyorum krem karamellere. bir de diyorum ki sık sık şu günlerde, noğlur noğlur noğlur !

14 Aralık 2008 Pazar

Kutumdan büyük çıksın istiyorum!


Bir mükemmel yaz gelsin artık. bir yaz gecesi rüyası olsun her şey falan. saçlarımız jöleli gibi ıslak, burnumuz yanık, tişörtler tiril, terlikler şilop, kumlar olsun. akşam ılık olsun kumlar, burdan uzak bir yere yaz gelsin, biz de gidelim. Öyle boşa ki her şey böyle baktıça gülüyorum. Şu geçen seneler içinde yaptıklarımıza bakıyorum, hakaten yapmasak da olurdu be. Hiçbişeye katkımız yok. Evet arkadaşım, arkadaki, ben mi diyen, seni de kastediyorum. Hiç gocunma.

Amma kimselere de kızamıyorum hatta diyorum ki, yahu anlayın artık. Bizden anca 'summerboys and girls' olur. Gidelim bir sahil kıyısında geberene kadar bronzlaşalım. Var mısın yok musun adeta.

Ben de öyle hissetmiştim zaten :)

12 Aralık 2008 Cuma

baryam baryam

ilke ilter



saçlarımla uğraşırken aklıma geldi, ananem ne zaman ölmüştü? bütün hayatım boyunca en çok korktuğum şeydi ananemi kaybetmek. aslında birisini kaybetmek galiba. ya bugündüyse oldum şimdi, belki de bugündü geçen sene? 2 sene olmuş olamaz heralde. gerçi 11 eylül saldırıları olalı 7 sene olmuş, 17 ağustos depremi olalı 9 sene geçti. zaman falan hakaten hızlı geçen bişi. ama bunu bu şekilde unutuvermem de garip. halbuki böyle olmaz diye düşünmüştüm. belki de daha kabullenmedim. öyle pizkalajik bişi diil bahsettiğim. sadece ben görmedim, orda değildim, mezarına gitmedim. mezar ne kötü bişi, birden bire bi taşın üstünde çok sevdiğin birinin adını okumak. o zaman daha inandırıcı sanırım. ben onu yapamadım. yapmak da istemiyorum. halbuki mezarlıklar güzeldir, sessiz sakin, yeşil, hep yağmurlu gibi. ne biliyim işte gidip bi taşın kıyısında durmak çok korkutucu eğer o taşın altında sizden bişi varsa. bazen düşününce ananem yaşıyo gibi. ama son zamanlarında ya da son yıllarında yaşadığı gibi değil. ananemin evine gittiğimde en son, evi satmadan önce bi kaç bi yeri yapılıyodu. merdivenler ne kadar küçükmüş. halbuki bana dev gibi gelirlerdi. kapı falan da küçükmüş, mutfak minicikmiş meğer. koridor kısaymış, tuvalet de ufakmış. her şey küçücükmüş aslında ya. pencereler falan, balkon... karşıda oturan ayten teyze'yi gördüm, o da beni gördü. ben onu tanıdım ama o beni tanıdı mı bilmiyorum. sadece bi garip baktı.

ananem ellerini çırpardı biz gelince. kapılara kadar çıkar merdivenden aşağı başını sallardı, türlü değişik ses çıkarırdı. yavru köpekler gibiydi bizi görünce sanki. böle sıkı sıkı sarılırdı ohohohoho derdi sıkar göğsüne basardı başımızı. bilezikleri şıkışıkı sesler çıkarırdı falan. domatesli pilav, ıspanaklı börek, karnbaar falan yapardı. anane yemeği işte, annenin yemeğinden sonra en yenilebilir şeydi o zamanlar için. sonra para verirdi, pastaneden frigo alalım deyü. ona da alırdık, eyçbibi'de hayvanlar dünyasını izlerdik falan. ananemde kahvaltı yapmayı sevmezdim bi tek. çünkü sadece peynir zeytin domates gibi bi çocuğun hiç ilgisini çekmeyen zerzevatlar vardı kahvaltıda. sarelle yoktu yani, napiyim öyle kahvaltıyı. ama şimdi olsa oh ne güzel, kahvaltı ondan başka nedir ki? piçmişim de aydım sonra.

böyle büyük bi olay bi süre sonra bana önemsiz bi hatıra gibi geldi ya ona kıl oldum biraz. belki de hatıra olarak kaydetmemişim. ablamla yemek yemeye çıkmıştık öğrendikten sonra. böyle içime bişi kaçmış gibiydi böyle boğazıma sıkışmış gibiydi. sonra mönüde kaşarlı köfteyi görünce ağlamaya başlamıştım ananem kaşarlı köfteyi çok severdi diye. gene de sanki ölmemiş gibi gelmişti sonrasında. hiç değişmemiş o his. ölmemiş olması daha anlaşılır sanırım. son yıllarında o kadar uzaktık ki sanki onun yokluğuna bünyemiz alışmış gibi. böyle devam etmesi münasip gelir diye düşünüyo belki barsaklarım, bilmiyorum. sadece o büyük kadın da o merdivenler gibi küçük bişi miydi diye düşündüm.

keşke sabah olsa uyansak bayram da bitmemiş olsa, güzel güzel giyinip ananeme gitsek. daha kordon boyu yenilenmemiş olsa. arabayla giderken denizin suları yola vursa falan. ananeme gelince o havalara zıplasa biz de yarı utangaç yarı neşeli "ehehe anaağğneee" desek o da "hohoho ananenin canısıı ananenin kuzusuu" dese, öpse bizi. sonra domatesli pilav yesek falan. bi de anane kalburabasması.

7 Aralık 2008 Pazar

herkese bir fitil alasım var

bütün ibne dünyaya sesleniyorum. çok kıytırıksınız. domates ve fesleğen bile değilsiniz, salt bir makarna. halbuğü dans etmek göbek atmak varken herkes bir klozet kapağı gibi ya tak ya tuk. üzerinize işemek isterim müsait bir zamanda. hiç de kızgın değilim. ama çok yamuksunuz. aptal aptal laflar bi kendini beğenmeler başkalarını küçümsemeler. ne yazık göt gibisiniz. göt de güzel bişi yumşak şekilli bir çaba içinde hoş durmak için bazen. siz dirsekler gibisiniz, evet, böyle bırış bırış, hiç düşünülmemişsiniz, öyle tasarımın eksik kalan yerlerisiniz. hepiniz çok ımcıksınız, piçoşsunuz, zöttürüksünüz.

ama gene de sizinle yaşamak güzel. alınmanız yok. bir kendini bilmezlik var. yüzünüze tükürülse yarabbi şükür dersiniz. ben istiyorum ki böyle bir ev olsun hep sevdiğim insanlar olsun. büyük kocaman sofralar, parlak çatal bıçaklar... güzel kaşıklar da olsun tüm kaşıkseverler için. sonra pek tabi bal olsun bir de şarap. lan rakınız da olsun, suyunuz da sonra bir de güzel bi kahve olsun. kimseyi o ya da bu diye görmemek ne güzeldir, herkesi kendin gibi bilmek mesela. herkesin güzel güzel oturduğu ya da kalktığı ya da sikiştiği bahçeler bile olabilir, ip atlayan kızlar, top oynayan oğlanlar da olur, kırmızı peçeteler fazla şık kaçmaz, içimiz kadar şık olamaz. gülen yüzlerle dolu uzun masalar, üzümler dolmalar fıstıklar... bir davul bir zil - zilyon tane müzisyen - olmalı. kocaman bir göt bile olabilir dünya üzerinde lop lop zıplayıp durduğumuz. ımcık insanlar, gancık varlıklar, hepiniz çok pissiniz. size böyle küfretmek öyle güzel bişi ki gülümser gibisiniz. bütün puştları ırıspıları godoşları oğlancıları da dahil ederek söylüyorum. bütün güleryüzlü açık fikirli sırdaş kardaş anaç yufka yüreklileri de katarak konuşuyorum.

sevdiğim tüm insanları alarak büyük gocuman çayırlara gitmek istiyorum. bi de denize girmek istiyorum. hepinize deniz girsin bir de.

5 Aralık 2008 Cuma

Relentlessly Craving


Björk - Wanderlust
Yükleyen royalobar

/ I adore, how you, simply, surrender, to high /

mesela bundan önceki hayatımız diye bişi olsaydı veya bundan sonraki - ki ben inanmıyorum buna ama insan bazen böyle bi fantezi dünyasına dalmak istiyor - evet işte böyle bi önceki heyatım olsaydı benim nolduğumu biliyorum. yani neydim nasıldım başıma neler geldi nerde öldüm.

pek tabi ben o.d. yüzünden ölmüşümdür. buna olan inancım baya kuvvatlı. böyle pencerelerden sabah ışığı girerken etrafta falan çiş kokusu olan bi evde gözlerimi kapamışımdır. ondan bi evvelki gece deri montuma falan birisi kusmuştur. büyük ihtimalle boyum uzun ancak cılızımdır. kötü işlerle uğraşan itin tekiyimdir. zaten sonumun o olcağı da bir erler film sonu kadar "prediktıbıl"dır.

bundan sonraki hayatımda da çok zengin olucam onu biliyorum. bu hayatımda allah bana yalnızca ihtişam, gösteriş ve karizma vermiş. bundan sonra da para vercektir heralda, yani öyle olmalı. bu hayatımda sahip olduğum sınırsız bilgi ve yetenek elbet benden alınacak ve yerine yeşil yeşil dolarlar verilecektir. mesela bu über-kaslı bedenim yerine belki bir göbek gelir ama pek tabi hawai'de bi yazlığım olur. inanılmaz - ama inanılmazzz - herşeyikavrayabilme yeteneğim belki olmayacaktır ama olsun onun yerine herşeyialıverebilme şansım olucaktır. eminim ki evren bana böyle bir kıyak da geçecektir. sonuçta bi yaşamında gencecik körpecik uyuşturucudan ölmüş sonrasında da bir gün yüzü görmemiş şu talihsize bi güzellik yapmayacak kadar paçoz olamaz. (evrenin paçoz olabilirliği)

ancak şimdilik şu hayatımlan ben bi şekilde idare etmeye devam etmeliyiz. kaz gelcek yerden tavuk esirgenmez sonuçta. sofistikeliğimin doruklarına dek çıkmam lazım. o halde hemen gidip kakamı yapıyorum. (tuvalette akla gelen inanılmaz fikirler)


23 Kasım 2008 Pazar

17 Kasım 2008 Pazartesi

Valie Export

"This is my right; it is the right of every human being. I choose not the suffocating anesthetic of the suburbs, but the violent jolt of the Capital, that is my choice. The meanest patient, yes, even the very lowest is allowed some say in the matter of her own prescription. Thereby she defines her humanity. I wish, for your sake, Leonard, I could be happy in this quietness."
-virginia





14 Kasım 2008 Cuma

in the end only kindness matters

küçük benim ellerim, bilirim
ama onlar senin değil, benim.
-j


insanın evi gibisi yok. mesela burdan oturup da mutfağa doğru bakınca sanki pek ezbere bildiğim bir monaliza tablosuna bakar gibiyim. pek de ezbere bilmem monalizayı ama bu mutfaktaki görüntü neredeyse öyle bir his uyandırıyor bende. pek tabi bir cezanne olabilir ancak ışık mışık derken bir barok havası da yok değil. enivey


bir keresinde bi rüya görmüştüm (o la la) orda bostanlı'daki eski evimiz vardı. ama o evden yalnızca bi kare gibi bişi vardı aslında. tam koridora girerken sağ yanda duvarda asılı bi ahşabımsı vardı. ona bilimum anahtar asılır ne biliyim faturalar sıkıştırılırdı. onun altında kalan duvarda ise böyle bir sıva çatlakları kabarmalar vardı. senelerce öyle çok bakmışım ki aklıma kazınmış. sonra bir gece - ki baya bi post-ergenlik dönemlerimde falandı - sen yat bu rüyayı gör. bir işaret miydi bu acaba? şimdi sen kalk gene yıllar sonra bunu hatırla. acaba kimler yaşıyo şimdi o evde, evimizde. sonuçta o bizim evimizdi. hala da bizim sanki hani gitsek çıkın lan burdan desek çıkıcaklar. rüyalarımın nerdeyse tümü orda geçiyo mesela hep o mahalle hep o merdivenler. sürekli apartmana girip posta kutusuna bakmalar, sürekli yukarı çıkmaya çalışıp aşağı inmeler. bi de o apartmanın karşısındaki iki katlı evler. o evlerden birinde bir şey var anımsadığım ama ne olduğunu bilmiyorum. sadece önemli bişi ama çok unutmuşum. sadece bir gün gene bir rüyamda orayı görmüştüm. bi kuş vardı orda bir yere kaçıyordu. sora ben de koşup peşinden içeri giriyodum ve böyle her yer öyle beyazdı ki böyle bir ışıklar bir parıldamalar. kuş da orda bir çeşmeye konuyodu. pek güzel ama tedirginlik yaratan bi rüyaydı.


küçükken gördüğüm korkulu şeyleri de anımsadım geçen gün. mahalleyi basan kızıldereliler ya da mahalleyi basan doberman köpekler. o dönem kızıldereliler (yahut kızılderililer) bir korku ikonuymuş benim için. hani dobermanları anlıyorum bi gün mal bi çocuğun eşşek kadar köpeği üzerime atlamıştı ben de altıma işemiştim gerçekten korkup. ordan bi köpek korkusu olmuş ama kızıldereliler de neyin nesidir ki? pek tabi şimdi bile anlatsam tüylerimi diken diken eden hırsızlı rüyalarım. küçük tuvalette sessizce duvara yapışmış bekleyen adamın korkulu suratı. hişşşş sesini çıkarma bakışı. ben de tekerlekli sandalyedeyim annemle ablam da içerdeki tuvalette. sesimi de çıkaramıyorum öyle bir felç hali. peki ya evde kimse yokken birden bire annemlerin odasından gelen torba sesleri? sonra içeri girip de kocaman şişman maskeli bi hırsızı görmem onun da beni görmesi sora hişşş diyip pencereden atlayıp kaçması. sırtımdan tırtıllar yürüdü şu an. peki sürekli düşen uçak rüyalarım? sürekli yangınlar çıkan, bombalarla yerle bir olan bir bostanlı görüntüsü? küçükken korkmak için yaratılmış bir objeymişim sanki. bi de o kedili rüyalar sürekli elimi ısıran kediler var. ben ağızlarını açtıkça daha sıkı ısırıyolar açtıkça koparcak gibi ısırıyolar sonra yerlere vurup vurup duruyorum hayvancıkları. halbuki kedileri de severim yani. rüyalar çok garip, hele bi de böyle tekrarlar sürekli görülen aynı şeyler olunca iyice akıl karıştırıyolar. bazen rüya görmek istemiyorum ama bazen de böyle rüyalara yatasım geliyo.


bi gün pek minikken ben ve uğur bakkala gitmiştik. kızkaçıran mı yoksa havai fişekimsi mi ne almıştık. çok fena patlatma yıkma yok etme dönemimizdi. ama ikimiz de çok korkmuştuk. yapalım mı yapmayalım mı derken sonunda abilik damarım baskın geldi peki dedim sen çekil ben yaparım. şimdi bi de bişi olur allahmafaza sen uzak dur dedim. uğur da yok dedi ben yaparım. yok dedim uğur yapcaksak ben yapcam yoksa yapmıycaz. sonra uğur iyi dedi çekildi. ama tam ben yakcakken fitilini ya yapmıyalım dedi. sora da ağlamaya başladı. korkmuş sonra sana bişi olursa dedi yapmadık. bi çocuğun tüm o çılgın eğlenceden çok derin bi endişe ile feragat etmesi, nası desem, göz yaşartıcı.


ev rüya ve kardeşlik temalarını kullandığım bu yazımın sonuna gelirken aslında hepiciğinin nasıl da bir bütün olduğunu kavradım tam şu saniye. uyku kardeşim ver elini gibi bişi.

8 Kasım 2008 Cumartesi

`` ``