15 Nisan 2008 Salı

Sıkıntının ilacı meraktır. Merakın ilacı yok.

Dorothy Parker


Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, dokuz belki on yaşında bir çocuk olmak… Hiçbir şeyin farkında olmamak, yürümek, koşmak; fark edecek bir şey olmadan, her gün, aynı şekilde, farksız olandan keyif duymak; sanrısız ve tasasız, sadece sunulanla, bırakıldığın yerle, elinle kavrayabildiklerin ve boyunun yetebildikleriyle yetinebilmek… Bunun gibi bir günde, bir kasım sabahında, sadece merakından yaşadığını kavramak…
Bir gün, eteklerinde minik taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel, beyaz pijamaları ile uzak bir ülkenin yorgun prensi gibi yatağından kalktığında her şeyin son derece merak uyandırıcı olmasıydı hayat. Dokuz belki on yaşında, sarı saçlı bir çocuktu Can. Eteklerinde taşlar olan o kadınlar gelmeden evvel kahvaltıda beyaz peynir, bal ve süt vardı. Serçe parmağının kenarında, dinmek bilmeyen bir sızı, şeytanın kopan başı, tüm bildikleriyle aslında tüm evreni tanımlayabilecek bir güven duygusu, kalem kutusu, boyaları, biraz kağıt, güzel kokan şeyler, yeni alınmış pastel boyalar ya da vişne reçeli, her şey, tüm bunlar, merak etmenin dayanılmaz çekiciliği, kaşınmayı bekleyen her soru bir sivilce gibi sırtında belirmiş, beklenen bir şeyler, beklenen bir sessizlik, beklenen bir kapı sesi, bekledikçe hızlanan ufak bir kalp çırpıntısı, kapının sesiyle gelen topuk sesleri, hızla ilerleyen adımlar, çatalın masanın köşesinden haince yere düşüşü, her şeyin bir anlığına kötüye gitmesi, her şeyin sakince yoluna girmesi, kimsenin geri dönmemesi, hiçbir şeyin korku uyandırmaması, saf bilinçsizlik, sadece merak, merak edilenler, o sivilceler, tüm bunlar ve sadece sabahın bu eşsiz güzelliği… Bir kasım sabahında, sakin bir evde, tek başına olmak, dokuz belki on yaşında…
Yorum Gönder