28 Şubat 2010 Pazar

Ben bu düşenlere kar demiyorum, ben bu karanlığa düş demiyorum

Blog, kesintisiz bir yağmur fırtına var burda. İnsan hayatında sıradan bir günün aslında başka bir insan için ne kadar mühim bir gün olabileceğini düşünüp durdum bugün, yani pek de mühim olmayan bir gündü diyebilirsin o zaman ben de sana derim ki öyle deme, bazen pek önemsiz görünen bir gün aslında pek de önemli bir gün olmuş olabilir. Gerçi sen o zaman bile inanmazsın bana, olsun, o da senin yanlışın olsun.

En güzel yerinde elektrikler kesildi her şeyin. Bu pek ala yumurta ile şekeri çırparken mikserin bozulması ya da müstehcen bir sitede seyrederken internetin kesilmesi gibi bir şey. İnsan önce bozuluyor, sonra kendini suçluyor sorguluyor. Acaba bu en son devirde çalıştırdığım için mi oldu, yok yok ben çok takır tukur yanlara vurdurtarak çırpıyordum, muhakkak ki ondan oldu; yaa, işte, interneti böyle amaçlar için kullanırsan böyle olur, yok yok kesin benim internetimi takip ediyorlar, geçen gün gene böyle olmuştu vs. Elektriklerin kesilmesi demek insanın ilk çağlara geri dönmesi gibi bir şey. Ani bir hüzün basıyor insana. Bir süre olay üzerine çeşitli gereksiz yorumlar yapılıyor: ay iyki de elektrikler gitti dimi, bak bir araya geldik - ay iyki de elektrikler gitti dimi, car car car televizyon başımı şişirmişti resmen, gibi. Halbuki feryat feryat inleyen bir ses bastırıyor o sırada tüm benlikleri. Elektriksiz geçen o dakikalar boyunca her seferinde saate bakıp son 3 dakikadır hala elektrikler gelmedi diye düşünmeye başlıyor insan. Allah kimsenin başına vermesin, çok fena bir şey.

O değil de blog, elektrikler gidince bana da bir şeyler oldu diyebilirim. Zaten hava olayları ile ruh halim arasında esrarengiz dengeyi daha yeni yeni kabullenmeye başlamıştım. Bir iki güldüm hoş sohbet ettim diye ve belki de bir yudum da olsa malibu içtim diye ablamların arabayı çalıştırıp el sallaması ile senkron biçimde tüm bölgenin elektrikleri 90'lı yıllarda indirimde bambu balkon oturma takımı bulmuş gibi bir anda gidiverdi. Bir süre durumu kabullenmeye, bir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım. Ancak babamın - iyki de elektrikler gitti yau, açıklamaları ile hüznüm giderek arttı. Zaten tüm gün mal mal oturmuş olduğumdan içimde büyümüş bir vicdan azabı, işini yapmamış olmanın verdiği burukluk bir ateş topu olmuştu. Ben de koyverdim gitti. Yukarı çıktım, yatağıma girdim, histerik bir biçimde ağladım durdum. Ağlamak da pek sevilesi bir şey bazen blog. Yani ağladıktan sonra insana bir meleklik çöküyor, pek bir güzel, kaymak gibi bir şey oluyor insanın teni. Zaten farkına varmadan da sızmışım.

Gece yarısı bir an uyanıverdim. Dışarda haldır huldur bir rüzgar tüm sokaklara musallat olmuş dolanıp duruyor. Ev pek karanlık ancak yere yakın bir yerde o minik yeşil ışığın varlığı sanki inadına yeniden ve yeniden bulunan o umut ışığı gibi göz kırpıyor. Kalktım, bilgisayarı açtım. Aman ne güzel her şey, elektrik aslında bizi seviyormuş, o bizi koyup gitmezmiş.

O değil de blog, bazı bazı düşünüyorum da insanın tam kalbinin altında bir yer var, bazen oranın kapağı açılıyor, insanın içine ılık ılık bir kan boşalıyor ya da bir rüzgar esiyor da o kapak 3-5 saniyede bir tak-tık edip sağa sola vurup duruyor, her seferinde de insanın kalbi böyle sıkım sıkım sıkılıyor gibi oluyor. Buna bağlı nefes alamama durumu, ani bastıran ateş, her şeyi anlamsız görme, geçici bilinç kaybına bağlı "ama ben yani" şeklinde seyreden şoklar - tüm bunlar, gözlerde beklenmeyen bir acıma, vücutta ürperme ve koyvermeye bağlı titremeli ağlama şeklinde seyreden bir dizi belirti ile insanın az sonra çok güzel bir meleğe dönüşeceğinin işaretini veriyor. Bazen uyanınca hiçbir şeyin, hiç kimsenin, uyumadan önce durduğu yerde olmadığını görmek insanı fevkalade bir korkunun kucağına oturtuyor. O melek pek büyük bir hızla - alışmamış götte durmayan don gibi - bedeni terk eyliyor. Yavaşça dökülen pulların altından incecik bir kum dökülüyor, ayak parmaklarının arasından yavaşça süzülüp taşlara karışıyor. Sanki yeni ütülenmiş bir gömlek kokusu yarıyor havayı. O pulların altından, taş gibi, kalas gibi, biraz yumruk ve biraz da tomruk gibi, üzeri ince bir tüy tabakası ve yer yer daha kalın kıllarla kaplı, gülüşü ifadesi sesi olmayan tırmık tırnaklı, çelik bilekli, kafası her minderi yoracak kadar ağır, göbeği 3 gün boyunca masada unutulmuş bir bardak çay kadar soğuk, ne tutulası, ne sevilesi ne de anlaşılası, sevimsiz bir adam çıkıyor. Yalnız göz kapakları ve kirpikleri kıpırdadığından insan bir süre için bu heykele benzeyen yaratığı uzaktan süzüp tahlil etmeye, emin olmaya çalışıyor. Sonra yelek ceplerinden ve gömlek dikişlerinden çekirgeler çıkıyor, çekirgeler koşuyor, zıplıyor, her şeyi ısırmaya, bitirmeye başlıyor. Tenteler devriliyor, sandalyelerin önce minderleri yerinden çıkıyor, daha yere çarpmadan havada bir toza dönüyor hepsi. Köşe lambalarının uzun bacakları sanki pek yumuşak bir bezmiş gibi kıvrıla süzüle yere inerken lambalar patlıyor, önce çok geniş ufukları aydınlatan ve bu yaratığın gözlerinde yankılanan bu ışıklar sığınacak hiçbir yer bulamayıp yok oluyor, etrafa karanlıkla beraber çekirgelerden kalan ağır bir toz bulutu çöküyor. Tozlar yavaşça yere doğru inerken ilk defa bu soğuk ve iri adam sanki bileklerine is üflemişler gibi karanlık hareketler ederek ilerliyor, pek gitmeden hemen oraya, çekirgelerin diş geçiremediği büyük bir taşın üstüne çöküyor. Cebinden kara saplı, hiç ete kemiğe değmemiş, biley görmemiş bir bıçak çıkarıyor. Sonra, tüm korkulu gözlerin önünde, aniden, hiç beklenmedik şekilde, elini hızla, nefes alanlar nefesini veremeden, bir çırpıda yere vuruyor, yumrukluyor toprak ve toz kaplı zemini ve sanki anlaşmış gibi, sanki birbiri ile konuşup saatlerini ayarlamış ya da bir gösterinin senkron dansçılarıymış gibi, sarıya kaçan yeşil renkli çekirgelerin hepsi birden yere yığılıyor, hepsi ölüyor. Sonra bu soğuk ve bilekleri kömür kokan adam elini bir yunus başı gibi toprağa daldırıyor. Sanki bir ağacın köklerini arar gibi ya da eşyasını kaybetmiş bir çocuğun sıra altlarını yokladığı gibi, toprakların altını eşeliyor, eliyle bakınıyor, parmak uçlarıyla görüyor sanki ve buluyor. Bulup da çekiyor elini hızla, bir büyük patates çıkarıyor toprağın altından. Üzeri uzaktan gözle seçilemeyen minik canlılarla, sulanmış toprak kalıntıları ve bazı açılardan bakınca pek kısa süreler için göz kırpan parıltılarla kaplı, irice bir patates tutuyor adam kıtalar kadar iri görünen elinde. Sonra kara saplı, ete kemiğe değmemiş, biley görmemiş bıçağıyla bir kerede, gözünü ufuktan hiç ayırmadan, sanki her yanını ezbere bilirmiş gibi soyuyor patatesi. Patates, gittiği misafirlikte çok içip kendini kaybeden sabahleyin de bir yatakta çırılçıplak uyanan 19 yaşındaki bir kız gibi ürkek ve yine onun kadar taze ve ıslak, hala yavaş yavaş dökülen tozların arasında yeni bir güneş gibi parıldıyor. Sonra adam, üstü başı çekirgeler gibi kokan bu iri yarı, soğuk ve gözünü ufuktan ayırmayan, sessiz adam sanki on yıldır hiç yemek yememiş gibi bir kerede atıyor patatesi ağzına. Patates sanki yuvarlanarak top edilmiş yumuşak bir peynir gibi eriyor dişleri arasında adamın. Etrafa sular, tükrükler ve salyalar sıçrıyor. O tükrükler yere değip de işitilemeyecek sesler çıkarmadan etraftaki tüm gözlere bir acı çöküyor, ovuşturularak geçmeyen, pek kaşınan yerler gibi kaşıdıkça daha kaşınan, ovdukça daha ovulmak isteyen bir his çörekleniyor. Etrafta bekleşen gözler iyice yuvarlanıp tastamam kürelere dönüşüyor, eller ve kollar içeri çekiliyor, inceliyor; çelimsiz bacaklar ters yöne katlanıyor, karın boşluklarından iri yarı dikenler gibi uzuvlar fışkırıyor. Herkes tarlalar gibi sarı yosunlar gibi yeşil, parmak iriliğinde çekirgelere dönüşüyor. Çekirgeler koşuyor, zıplıyor, her şeyi ısırmaya, bitirmeye başlıyor; önce ölü çekirgeleri, sonra tentelerden sandalyelerden ve lambalardan kalanları yutuyor çekirgeler. Sonra biri adamın üzerine doğru zıplıyor, kıllı göbeğinin bir katına isabet ediyor dikenli ayakları, ısırıyor. O göbeği tüm dişlerinden kan getirircesine sıkı sıkı ısırıyor, başka çekirgeler düşüyor adamın üzerine, saçlarına, göz bebeklerine, kirpiklerine, avuç içlerine, diz kapaklarına. Bir vakit sonra adam yemyeşil bir tepe gibi kalıyor boşluğun ortasında. Saatler içinde tepe yavaş yavaş ufalıyor, eriyor, bitiyor. Bir izmaritten daha ufak bir birikinti kalıyor geriye. Adamdan geriye leş gibi kokan bir izmarit kalıyor sanki.
Yorum Gönder